

Modern Family — Season 3 Episode 15
Words & meanings
501 words
CEFR level
ilk
In scenezaman veya sıra bakımından diğerlerinden önce gelen
This is my first car
Bu benim ilk arabam
yarı
In scenetam olmayan veya kısmen
He was half asleep
Yarı uykuluydu
yarım
In scenebütünü oluşturan iki eşit parçadan biri
He ate half the apple
Elmanın yarısını yedi
masa
In sceneüzerine eşya koymaya yarayan ayaklı mobilya
Put the book on the table
Kitabı masanın üzerine koy
masa
düz bir yüzeye sahip mobilya parçası
We need a new kitchen table
Yeni bir mutfak masasına ihtiyacımız var
ertelemek
bir konunun görüşülmesini sonraya bırakmak
We will table the proposal
Öneriyi erteleyeceğiz
Sorun değil
teşekkürlere yanıt olarak veya bir durumun sorun olmadığını belirtmek için kullanılır
Thanks for your help. No problem.
Yardımın için teşekkürler. Sorun değil.
kolayca
herhangi bir zorluk yaşamadan
I solved the puzzle with no problem
Bulmacayı kolayca çözdüm
çözmek
In scenebir çözüm bulmak
They settled the argument
Tartışmayı çözdüler
durulmak
sakinleşmek ve berraklaşmak
The dust began to settle
Toz çökmeye başladı
yerleşmek
yeni bir yerde yaşamaya başlamak
They decided to settle in London
Londra'ya yerleşmeye karar verdiler
yetinmek
beklediğinden daha kötü bir şeyi kabullenmek
He had to settle for a cheaper car
Daha ucuz bir araba ile yetinmek zorunda kaldı
konuşma
In scenefikir veya bilgilerin sözlü olarak paylaşılması
We had a long talk
Uzun bir konuşma yaptık
ikna etmek
In scenebirini bir şeyi yapmaya razı etmek
I talked him into coming
Onu gelmeye ikna ettim
konuşabilmek
konuşma yeteneğine sahip olmak
The baby can talk
Bebek konuşabiliyor
konuşma
sözlü olarak ifade edilen düşünceler
The talk was very interesting
Konuşma çok ilginçti
teşekkür
In sceneminnettarlık ifadesi
He sent his thanks
Teşekkürlerini gönderdi
teşekkürler
birine minnettar olduğunu söylemek
Thanks for the help
Yardım için teşekkürler
teşekkürler
minnettar olduğunuzu göstermek için kullanılan kısa bir ifade
Thanks for your help
Yardımın için teşekkürler
civarında
In scenebir şeye yakın bir alanda
Is there a bank around here
Buralarda bir banka var mı
etrafında
In scenebir şeyin her yanını çevreleyen
We sat around the table
Masanın etrafında oturduk
yaklaşık
yaklaşık bir miktarı belirtmek için kullanılır
I will arrive around 5 PM
Saat 5 civarında geleceğim
tersine
bir şeyi başka bir yöne çevirmek
Please turn around
Lütfen arkana dön
ayrı ayrı
In scenebir arada olmayan şekilde
They live separately
Onlar ayrı yaşıyorlar
unutmak
In scenebir şeyi akılda tutamamak
I forgot my keys
Anahtarlarımı unuttum
hatırlamak
bir şeyi tekrar akla getirmek
I remember this song
Bu şarkıyı hatırlıyorum
unutmak
bir şeyi hatırlayamamak
I often forget where I put my keys
Anahtarlarımı nereye koyduğumu sık sık unuturum
dünya
In sceneüzerinde yaşadığımız gezegen
The world is round
Dünya yuvarlaktır
dünya
In scenebelirli bir alan veya varoluş
He lives in his own world
Kendi dünyasında yaşıyor
dünya
insanlarla birlikte yeryüzü
Peace in the world is important
Dünyada barış önemlidir
dünya
canlı olma ve deneyimlere sahip olma durumu
She brought a new baby into the world
O dünyaya yeni bir bebek getirdi
kendi başımıza
yardım almadan veya yalnız
We finished the project on our own
Projeyi kendi başımıza bitirdik
yoldayım
bir yere gitmek üzere yolda olmak
I am on my way
Yoldayım
cinsel
In sceneseks ile ilgili olan
Sexual health is important
Cinsel sağlık önemlidir
cinsel
fiziksel veya romantik yakınlık ile ilgili
They share a sexual attraction
Birbirlerine karşı cinsel çekim duyuyorlar
cinsel
doğrudan cinsel aktivite ile bağlantılı
He was asked about his sexual history
Ona cinsel geçmişi soruldu
değer
In scenemaddi veya manevi kıymet
This ring has great worth
Bu yüzüğün büyük bir değeri var
değer
bir şeyi denemeye değer olmak
It is worth a try
Denemeye değer
değer
yeterli değere veya hakka sahip olmak
The book is worth reading
Kitap okunmaya değer
değer
bir şeyin sahip olduğu önem veya fayda
This project has great worth
Bu projenin büyük bir değeri var
üst kat
In scenezemin katın üzerindeki kat
My bedroom is upstairs
Yatak odam üst katta
kızgın
In scenegüçlü bir rahatsızlık veya hoşnutsuzluk hissetmek
He is angry with me
Bana kızgın
kızgın
bir şeye karşı öfke duyma
The customer was angry about the delay
Müşteri gecikme yüzünden kızgındı
sinirli
kolayca öfkelenen veya hoşnutsuz
She is feeling angry after the argument
Tartışmadan sonra sinirli hissediyor
küçük
In sceneboyutu küçük olan
He has a little dog
Onun küçük bir köpeği var
biraz
az miktarda veya derecede
I am a little tired
Biraz yorgunum
her zaman
sürekli veya çok sık
He talks all the time
O her zaman konuşur
doldurmak
In scenebir kabın içini doldurmak
Fill the bottle with water
Şişeyi suyla doldur
doyma miktarı
doyana kadar yenen yemek
Eat your fill
Doyana kadar ye
doldurmak
bir işteki boşluğu doldurmak
Fill the position
Pozisyonu doldur
korkuyla dolmak
aşırı derecede korkmak
He was filled with dread
İçi korkuyla doldu
yol
In scenearaçlar için yapılmış uzun ve sert zemin
The road is long
Yol uzun
yol
araçların ve insanların seyahat ettiği döşeli geçit
The road is very long
Yol çok uzun
yol
ilerideki bir zaman veya durum
We have a long road ahead of us
Önümüzde uzun bir yol var
farklı
In sceneaynı olmayan
We are different
Biz farklıyız
farklı
aynı olmayan veya benzerlik göstermeyen
These two books are different
Bu iki kitap birbirinden farklı
ayakkabı
In sceneayağı koruyan örtü
I bought new shoes
Yeni ayakkabılar aldım
nal çakmak
bir hayvanın ayağına nal takmak
He shoes the horse
Atı nallıyor
iki
In scene2 sayısı
I have two cats
İki kedim var
iki
1 ve 1 sayılarının toplamı olan rakam
I have two apples
İki elmam var
iki
1 sayısından sonra gelen sayı
The answer is two
Cevap iki
sonuna kadar götürmek
planlanan veya söz verilen bir şeyi yapmak
He decided to go through with the plan
Planı sonuna kadar götürmeye karar verdi
anlamına gelmek
In scenebelirli bir anlama sahip olmak
What does this word mean
Bu kelime ne anlama geliyor
araç
bir şeyi yapma yolu
This is a means of communication
Bu bir iletişim aracıdır
kaba
nazik olmayan veya zalim
He is very mean to me
Bana karşı çok kaba
müthiş
çok iyi veya etkileyici olan
He plays a mean guitar
O müthiş gitar çalıyor
sos
In sceneyemekle birlikte servis edilen koyu kıvamlı sıvı
I like tomato sauce
Domates sosunu severim
içki
alkol için kullanılan argo bir terim
He hits the sauce every night
Her gece içkiye vuruyor
sos
yemeklere lezzet katmak için eklenen yoğun sıvı
Add some sauce to the meat
Ete biraz sos ekle
yemek sosu
tabağın üzerine dökülen yoğun kıvamlı sıvı
Pour the sauce over the salad
Sosu salatanın üzerine dök
hiç
In sceneherhangi bir zamanda
Have you ever been to Rome
Hiç Roma'ya gittin mi
çok
In scenebir ifadeyi güçlendirmek için kullanılan kelime
It was ever so cold
Hava çok soğuktu
daima
her zaman
He is ever loyal to his duty
O görevine her zaman sadıktır
hiçbir zaman
hiçbir vakitte
I will not ever go back
Hiçbir zaman geri dönmeyeceğim
bağış yapmak
In sceneözellikle yardım amacıyla bir şeyi ücretsiz vermek
I want to donate some money
Biraz para bağışlamak istiyorum
bağışlamak
karşılık beklemeden bir kişiye veya kuruma para ya da eşya vermek
They donate money to the hospital
Hastaneye para bağışlıyorlar
hakkında konuşmak
bir konu üzerine konuşmak
We need to talk about the plan
Plan hakkında konuşmamız gerekiyor
en az
In scenemiktar veya derece olarak en küçük
This is the least expensive room
Bu en az pahalı oda
en azından
en azı ile
At least three people came
En az üç kişi geldi
en azından
olumsuz bir duruma rağmen olumlu bir şeyi vurgulamak için kullanılır
It was cold but at least we had a heater
Hava soğuktu ama en azından bir ısıtıcımız vardı
en ufak
en küçük derece veya miktarda
I am not in the least bit worried
En ufak bir endişe duymuyorum
elektrik
In sceneışık ve ısı üretmek için kullanılan enerji
We use electricity at home
Evde elektrik kullanırız
elektrik
ışık ve makineler için kullanılan bir enerji türü
The electricity went out during the storm
Fırtına sırasında elektrik kesildi
çünkü
In scenebir durumun nedenini açıklamak için kullanılır
I am happy because I passed the test
Mutluyum çünkü sınavı geçtim
hamile
In scenevücudunda bir bebeğin gelişmekte olması
She is pregnant
O hamile
hamile
karnında bebek taşıyan
She is pregnant with her first child
İlk çocuğuna hamile
manidar
gizli anlamlar taşıyan
The silence was pregnant with meaning
Sessizlik anlam yüklüydü
ifade
In scenebelli bir anlamı ileten söz veya söz öbeği
This is a common expression
Bu yaygın bir ifadedir
yüz ifadesi
duyguları belli eden yüz görünümü
He had a sad expression
Üzgün bir yüz ifadesi vardı
her seferinde
bir şey her gerçekleştiğinde
Every time I see him I smile
Onu her gördüğümde gülümsüyorum
tanımak
In scenebirini şahsen tanımak
I know him very well
Onu çok iyi tanıyorum
biliyorsun
In scenedinleyicinin anladığını teyit etmek için kullanılır
It is hard, you know
Zor, biliyorsun
bilmek
In scenebilgi sahibi olmak
I know the answer
Cevabı biliyorum
biliyorsun
dinleyicinin anladığından emin olmak veya konuşurken duraksamak için kullanılan söz
It is a nice car, you know, very fast
Güzel bir araba, biliyorsun, çok hızlı
teknik olarak
In scenekesin kurallara veya gerçeklere uygun olarak
Technically, this is not allowed
Teknik olarak, buna izin verilmiyor
teknik olarak
tam olarak kurallara veya gerçeklere göre
Technically you are not allowed to park here
Teknik olarak buraya park etmenize izin verilmiyor
kural gereği
tam olarak mevcut kurallara göre
Technically we are closed now
Kural gereği şu an kapalıyız
teknik olarak
tam bir doğrulukla veya gerçekler temelinde
Technically this is a mammal
Teknik olarak bu bir memelidir
emin
In sceneşüphenin olmaması
I am sure about this
Bu konuda eminim
yer
belirli bir alan veya nokta
We met at this sure
Bu yerde buluştuk
kararsız
bir şey hakkında kesinliği olmayan
He is sure about the plan
Plan hakkında kararsız
elbette
bir şeyi kabul ettiğini veya onayladığını söylemek
Sure I will do that
Elbette bunu yapacağım
vay
In sceneşaşkınlık veya hayranlık belirten ünlem
Whoa, look at that!
Vay, şuna bak!
etkilemek
güçlü bir duygu uyandırmak
His words got to me
Sözleri beni etkiledi
varmak
bir yere ulaşmak
How do I get to the station
İstasyona nasıl giderim
zorunda kalmak
bir şeyi yapmakla yükümlü olmak
I get to do the chores
Ev işlerini yapmak zorundayım
şansı olmak
bir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to visit Japan
Japonya'yı ziyaret etme şansım var
fırsat bulmak
bir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to meet the famous actor today
Bugün ünlü oyuncuyla tanışma fırsatı buluyorum
hale gelmek
belirli bir duruma dönüşmek
It will get to be hot soon
Yakında sıcak bir hal alacak
varmak
bir yere ulaşmak
We will get to the hotel soon
Otele yakında varacağız
e-posta
In sceneelektronik ortamda gönderilen mesajlar
I sent an email
Bir e-posta gönderdim
postalamak
mektup veya paketleri posta sistemiyle göndermek
I need to mail this letter today
Bu mektubu bugün postalamam gerekiyor
gazete
güncel haberlerin yer aldığı süreli yayın
I read the mail every morning
Her sabah gazeteyi okurum
güzel
In scenegöze hitap eden
That is a nice dress
O güzel bir elbise
iyi
In scenenazik veya dost canlısı
She is a nice person
O iyi bir insan
hoş
In scenekeyifli veya zevkli
We had a nice day
Hoş bir gün geçirdik
kullanmak
In scenebir şeyi işlevinden faydalanmak için çalıştırmak
She uses her computer every day
Bilgisayarını her gün kullanır
alışkın
bir şeyi deneyimden dolayı bilen
I am used to this cold weather
Soğuk havaya alışkınım
yarar
bir şeyin sağladığı fayda
That information has no use
O bilginin hiçbir yararı yok
durdurmak
In scenebir eyleme son vermek
Stop talking
Konuşmayı bırak
dur
In scenebirine durması için söylenen söz
Stop!
Dur!
durak
otobüs veya trenin durduğu yer
Where is the bus stop
Otobüs durağı nerede
durdurmak
bir şeyin gerçekleşmesini engellemek
We must stop the fire
Yangını durdurmalıyız
dikkatli
In scenetehlike veya hatalardan kaçınmak için özen gösteren
Be careful
Dikkatli ol
ölmek
yaşamın son bulması
He finally kicked the big one
Sonunda hayata veda etti
olmak
In scenemeydana gelmek veya gerçekleşmek
What happened?
Ne oldu?
meydana gelmek
In scenebir şeyin gerçekleşmesi
Something strange happened
Tuhaf bir şey oldu
başına gelmek
bir olayın birinin başına gelmesi
That happened to my friend
Bu arkadaşımın başına geldi
sevimli
In sceneşirin veya sempatik görünen
The puppy is very cute
Yavru köpek çok sevimli
ukala
ukalalık yaparak saygısız veya sinir bozucu davranan
Don't get cute with me
Bana ukalalık yapma
hızlı
In scenekısa sürede gerçekleşen veya yapılan
She gave a quick answer
Hızlı bir cevap verdi
tırnak eti
tırnakların altındaki hassas deri dokusu
He cut his nail too short and reached the quick
Tırnağını çok kısa kesti ve tırnak etine ulaştı
artık
In sceneartık veya bir daha (olumsuz cümlelerde kullanılır)
I don't live there anymore
Artık orada yaşamıyorum
artık
artık gerçekleşmeyen veya var olmayan
I don't live here anymore
Artık burada yaşamıyorum
artık
bir şeyin eskisi gibi devam etmediğini belirtir
I don't go there anymore
Artık oraya gitmiyorum
artık
günümüzde geçerliliğini yitirmiş durumları ifade eder
They don't play together anymore
Artık birlikte oynamıyorlar
vazo
In sceneçiçek koymak için kullanılan süslü kap
The flowers are in the vase
Çiçekler vazoda
keyif almak
In scenebir şeyden zevk almak
I enjoy reading books
Kitap okumaktan keyif alırım
yalnızca
In scenebelirtilenden fazlası olmadığını vurgular
It is only a scratch
Bu yalnızca bir çizik
tek
In sceneeşsiz veya biricik olan
You are my only friend
Sen benim tek arkadaşımsın
ancak
bir istisna veya karşıtlık belirtir
I would go only I am tired
Giderdim ancak yorgunum
fırsat
In scenebir şeyi yapmak için uygun olan zaman veya durum
I had a chance to travel
Seyahat etme fırsatım oldu
ihtimal
In scenebir şeyin gerçekleşme olasılığı
There is a chance of rain
Yağmur yağma ihtimali var
risk
kötü bir şeyin olma ihtimali
There is a chance of failure
Başarısızlık riski var
olasılık
In scenegerçekleşebilecek olan şey
There is a possibility of rain
Yağmur yağma olasılığı var
seçenek
yapılabilecek veya olabilecek alternatif
We are considering every possibility
Her seçeneği değerlendiriyoruz
ihtimal
meydana gelebilen durum
There is a possibility of success
Başarı ihtimali var
hey
In scenedikkat çekmek veya şaşkınlık belirtmek için kullanılır
Hey, look at this!
Hey, şuna bak!
çekme
In scenebir aracı başka bir araçla çekme işlemi
The truck is towing the broken car
Kamyon arızalı arabayı çekiyor
duyma
In scenekulaklarla sesleri algılama
I remember hearing a noise
Bir gürültü duyduğumu hatırlıyorum
duruşma
bir konuyu tartışmak için yapılan resmi toplantı
The court hearing starts tomorrow
Mahkeme duruşması yarın başlıyor
işitme duyusu
sesleri işitme yeteneği
Hearing is one of five senses
İşitme beş duyudan biridir
duyma
bir şeyi öğrenme veya birinden öğrenme
I am hearing this for the first time
Bunu ilk defa duyuyorum
güven
In scenebirinin dürüstlüğüne veya güvenilirliğine duyulan inanç
I have trust in you
Sana güvenim var
güvenmek
birinin dürüst veya güvenilir olduğuna inanmak
I trust my friend
Arkadaşıma güvenirim
itimat etmek
birine güven duymak
You can trust his advice
Onun tavsiyesine itimat edebilirsin
güven
anlam taşıyan tek bir dil birimi
Trust is a word
Güven bir kelimedir
gerçek
In scenedoğru olduğu bilinen şey
This is a known fact
Bu bilinen bir gerçektir
aslında
bir şeyin doğru olduğunu vurgulamak veya ek bilgi vermek için kullanılır
In fact, it is very cold
Aslında hava çok soğuk
gerçek
doğru veya gerçek olan bir şey
It is a fact that the earth is round
Dünyanın yuvarlak olduğu bir gerçektir
gerçek
doğru olan bir şey
It is a fact that the earth is round
Dünyanın yuvarlak olması bir gerçektir
yumurta kabuğu
In sceneyumurtanın sert dış katmanı
The eggshell is fragile
Yumurta kabuğu kırılgandır
kaldırım
In sceneyol kenarında insanların yürümesi için yapılmış beton yol
Walk on the sidewalk
Kaldırımda yürü
kaldırım
yol kenarındaki yürüyüş yolu
The sidewalk is narrow
Kaldırım dar
sebep
In scenebir şeyin meydana gelmesine yol açan neden
Give me one good reason
Bana tek bir geçerli sebep ver
mantık yürütmek
mantık kullanarak bir sonuca varmak
We must reason logically
Mantıklı bir şekilde düşünmeliyiz
akıl
mantıklı düşünme yetisi
Humans have the power of reason
İnsanlar akıl yürütme gücüne sahiptir
yol
In scenehareket edilen hat veya güzergah
I am on my way
Yoldayım
imkansız
bir şeyin gerçekleşemeyeceğini belirtmek için kullanılır
No way
İmkansız
yöntem
bir şeyi yapma biçimi veya yolu
This is the best way
Bu en iyi yöntem
çok
büyük bir miktarda veya derecede
It is way too expensive
Bu çok fazla pahalı
kurutucu
In scenebir şeyi kurutmaya yarayan cihaz
Use a hair dryer for your hair
Saçın için saç kurutucusu kullan
kurutma makinesi
kıyafetleri kurutan makine
Put the clothes in the dryer
Kıyafetleri kurutma makinesine koy
beklenti
In scenebir şeyin gerçekleşeceğine dair güçlü inanç
I have high expectations for this movie
Bu filmle ilgili beklentilerim yüksek
şaka yapmak
In sceneciddi olmayan bir şey söylemek
I am just kidding
Sadece şaka yapıyorum
çocuk
genç bir kişi
The kid is playing
Çocuk oyun oynuyor
güzellik
In scenegöze hoş gelen, güzel olma durumu
She has natural beauty
Onun doğal bir güzelliği var
güzel
çok çekici olan kimse
She is a true beauty
O gerçek bir güzel
satmak
In scenebir şeyi para karşılığında vermek
I will sell my old phone
Eski telefonumu satacağım
satmak
kişisel çıkar için birini ele vermek
He sold his partner to the police
Ortağını polise sattı
ikna etmek
birini bir şeye inanmaya ikna etmek
He sold me on the new plan
Beni yeni plana ikna etti
kendini pazarlamak
başkalarının sizi değerli görmesini sağlayacak şekilde sunmak
You need to sell yourself during the job interview
İş görüşmesinde kendini pazarlaman gerekiyor
düşünmek
In scenebir fikre veya görüşe sahip olmak
I think it is a good idea
Bunun iyi bir fikir olduğunu düşünüyorum
düşünmek
In scenefikirler oluşturmak için zihnini kullanmak
I need to think
Düşünmem gerekiyor
anlamak
In scenebir şeyi kavramak veya anlamak
I think I understand
Sanırım anlıyorum
düşünmek
bir konu üzerinde zihinsel işlem yapmak
I think he is coming
Onun geldiğini düşünüyorum
benzemek
dış görünüş olarak birine veya bir şeye benzer olmak
You look like your father
Babana benziyorsun
gibi görünmek
bir durumun öyle olduğu izlenimini vermek
It looks like it will rain
Yağmur yağacak gibi görünüyor
ünlü
In scenebirçok kişi tarafından tanınan
He is a famous singer
O ünlü bir şarkıcıdır
patika
In sceneyürümek için kullanılan dar yol
Follow the path to the woods
Ormana giden patikayı takip edin
yol
bir sonuca varmak için izlenen yaşam veya davranış şekli
She chose a difficult path in life
Hayatta zor bir yol seçti
yol
takip edilecek bir güzergah veya iz
We followed the path through the forest
Ormandaki yolu takip ettik
tuhaf
In scenealışılmadık veya garip
This is a weird smell
Bu tuhaf bir koku
garip hissettirmek
birine kendini garip veya rahatsız hissettirmek
He weirded me out
Beni garip hissettirdi
özellik
In scenebir şeyin ayırt edici niteliği
This car has a safety feature
Bu arabanın bir güvenlik özelliği var
özel yazı
gazete veya dergideki özel haber
The magazine has a feature on art
Derginin sanat üzerine özel bir yazısı var
uzun metrajlı film
sinemada gösterilen tam uzunlukta film
The feature begins at 8 PM
Uzun metrajlı film saat 20.00'de başlıyor
yer vermek
bir performansta öne çıkarmak
The movie features a great actor
Film harika bir oyuncuya yer veriyor
bulmak
In scenebirinin veya bir şeyin nerede olduğunu öğrenmek
I found my keys
Anahtarlarımı buldum
bulmak
birinin veya bir şeyin nerede olduğunu öğrenmek
They found the lost dog
Kayıp köpeği buldular
kurmak
bir şeyi başlatmak veya oluşturmak
He founded a new company
Yeni bir şirket kurdu
karar vermek
yasal bir süreçte bir sonuca veya hükme ulaşmak
The court found that the agreement was invalid
Mahkeme sözleşmenin geçersiz olduğuna karar verdi
bit
In scenevücutta veya saçta yaşayan küçük böcekler
She has lice in her hair
Saçında bitler var
bit
insan vücudunda veya saçında yaşayan parazit böcekler
Lice can spread quickly
Bitler hızla yayılabilir
yeterli
In sceneistenilen ya da gereken miktarda
Do you have enough water
Yeterli suyun var mı
yeter
artık daha fazlasına gerek yok
That is enough
Bu kadar yeter
yeterli
ihtiyaç kadar olan
I have enough money
Yeterince param var
mahalle
In scenebir kasaba veya şehirdeki bölge veya topluluk
I live in a quiet neighborhood
Sessiz bir mahallede yaşıyorum