

The Walking Dead — Season 2 Episode 3
Words & meanings
425 words
CEFR level
ana fikir
In scenebir şeyin en önemli kısmı
I got the gist of the story
Hikayenin ana fikrini anladım
bile
In sceneşaşırtıcı veya uç bir durumu belirtmek için kullanılır
He didn't even say hello
Merhaba bile demedi
ödeşmiş
iki taraf arasında borç veya avantaj bulunmaması durumu
Now we are even
Şimdi ödeştik
hafifçe fırlatmak
bir şeyi hafif bir hareketle atmak
He evened the paper plane into the bin
Kağıt uçağı çöp kutusuna hafifçe fırlattı
isim
In scenebirini veya bir şeyi çağırmak için kullanılan kelime
My name is John
Benim adım John
adlandırmak
birine veya bir şeye isim vermek
They named the baby Leo
Bebeğe Leo adını verdiler
ün
insanların bir kişi veya şey hakkındaki görüşü
He has a good name in the city
Şehirde iyi bir ünü var
var olmak
In scenegerçekte mevcut olmak
Do you think aliens exist?
Uzaylıların var olduğunu düşünüyor musun?
var olmak
bir şeyin gerçek olması veya bulunması
Do ghosts really exist
Hayaletler gerçekten var mı
vücut
In scenebir canlının fiziksel yapısı
Exercise is good for your body
Egzersiz vücuduna iyi gelir
kurul
bir organizasyonun parçası olan grup
The governing body meets today
Yönetim kurulu bugün toplanıyor
nesne
fiziksel bir varlık
This metal body reflects light
Bu metal nesne ışığı yansıtır
kişi
bir insan
There was a body on the floor
Yerde yatan bir kişi vardı
her şey
In sceneher bir şey
Everything is ready
Her şey hazır
her şey
In scenetüm şeyler
He lost everything
Her şeyi kaybetti
adil
In sceneherkese eşit veya makul şekilde davranan
This is a fair deal
Bu adil bir anlaşma
güzel
bakıldığında hoş görünen
She has a fair face
Onun güzel bir yüzü var
fuar
sergilerin ve eğlencelerin olduğu halka açık etkinlik
We went to the book fair
Kitap fuarına gittik
atış
In scenesilahla ateş etmek
He fired a shot
Bir el ateş etti
fotoğraf
fotoğraf makinesi ile çekilen görüntü
That is a great shot
Bu harika bir fotoğraf
mahvolmuş
tamamen bozulmuş veya yok olmuş
My car engine is shot
Arabamın motoru mahvolmuş
tek
küçük miktarda güçlü alkollü içecek
He ordered a shot of tequila
Bir tek tekila sipariş etti
buluşmak
birisiyle bir araya gelmek
Let's meet up tomorrow
Yarın buluşalım
buluşma
insanların sosyal bir amaçla bir araya gelmesi
We are going to a meet up tonight
Bu akşam bir buluşmaya gidiyoruz
buluşmak
birisiyle yüz yüze bir araya gelmek
Let's meet up for coffee tomorrow
Yarın kahve için buluşalım
buluşma
insanların planlı ve resmi olmayan bir şekilde bir araya gelmesi
I am going to a photography meet up
Bir fotoğrafçılık buluşmasına gidiyorum
neredeyse
In scenetam olarak değil ama çok yakın
I almost missed the bus
Neredeyse otobüsü kaçırıyordum
konuşma
In scenefikir veya bilgilerin sözlü olarak paylaşılması
We had a long talk
Uzun bir konuşma yaptık
ikna etmek
birini bir şeyi yapmaya razı etmek
I talked him into coming
Onu gelmeye ikna ettim
konuşabilmek
konuşma yeteneğine sahip olmak
The baby can talk
Bebek konuşabiliyor
konuşma
sözlü olarak ifade edilen düşünceler
The talk was very interesting
Konuşma çok ilginçti
klips
In scenenesneleri bir arada tutmak için kullanılan küçük nesne
Use a clip for the papers
Kağıtlar için bir klips kullan
kesmek
makas veya bir aletle bir şeyi kesmek
I clipped the paper
Kağıdı kestim
sıyırmak
hareket halindeyken bir şeye hafifçe çarpmak
The bus clipped my car
Otobüs arabamı sıyırıp geçti
hız
bir olayın gerçekleşme sürati
He worked at a rapid clip
Hızlı bir tempoda çalışıyordu
görünmek
In scenebelirli bir şekilde görünmek
You look happy
Mutlu görünüyorsun
görünüş
In scenebirinin dış görünüşü veya çekiciliği
I like her look
Onun görünüşünü seviyorum
bak
In scenebirinin dikkatini çekmek için kullanılır
Look, we are late
Bak, geç kaldık
bakmak
In scenegözleri bir şeye doğru çevirmek
Look at the bird
Kuşa bak
yavaşça kaybolmak
yavaş yavaş uzaklaşmak veya yok olmak
Time seems to slip away
Zaman uçup gidiyor gibi görünüyor
gerizekalı
In sceneakıllı olmayan biri için kullanılan çok kaba bir kelime
Stop acting like a dumbass
Gerizekalı gibi davranmayı bırak
önemsemek
birine veya bir şeye değer vermek ya da onun için endişelenmek
I care about my friends
Arkadaşlarımı önemsiyorum
korkmuş
In scenekorku hissetme
She is afraid of spiders
O örümceklerden korkar
korkarım ki
kötü bir durumdan dolayı üzüntü veya endişe duyma
I am afraid I cannot help you
Korkarım ki size yardım edemem
her ne olursa olsun
In sceneher ne olursa olsun
Do whatever you want
Ne istersen onu yap
neyse
önemsemediğini belirtmek için kullanılır
Whatever, I don't care
Neyse, umurumda değil
herhangi bir şey
belirli olmayan bir şey
You can eat whatever you want
İstediğin herhangi bir şeyi yiyebilirsin
ne olursa olsun
sonucun fark etmediğini ifade eder
I will stay whatever happens
Ne olursa olsun kalacağım
izlemek
In scenebir şeye dikkatle bakmak
I like to watch movies
Film izlemeyi severim
kol saati
In scenebileğe takılan küçük saat
My watch is broken
Saatim bozuk
gözetmek
bir şeyi korumak veya kontrol etmek
Please watch my bag
Lütfen çantamı kolla
dikkat etmek
bir şeyi yaparken özenli ve dikkatli olmak
Watch your step on the stairs
Merdivenlerde adımına dikkat et
kaşıntılı
In sceneciltte kaşıma isteği uyandıran
My skin is itchy
Cildim kaşınıyor
ancak
In scenebir durumu belirtirken karşıtlık bildirmek için kullanılır
I would go except I am tired
Giderdim ancak yorgunum
hariç
In scenedahil etmemek
Everyone except Tom came
Tom hariç herkes geldi
hariç
bir şeyi dahil etmeden
Everyone came except him
O hariç herkes geldi
her zaman
sürekli veya çok sık
He talks all the time
O her zaman konuşur
çünkü
In scenebir durumun nedenini açıklamak için kullanılır
I am happy because I passed the test
Mutluyum çünkü sınavı geçtim
iki
In scene2 sayısı
I have two cats
İki kedim var
iki
1 ve 1 sayılarının toplamı olan rakam
I have two apples
İki elmam var
iki
1 sayısından sonra gelen sayı
The answer is two
Cevap iki
giymek veya takmak
In scenevücudunda bir şey bulundurmak
I wear a watch
Saat takıyorum
aşınmak
zamanla kalınlığın veya yoğunluğun azalması
The carpet began to wear
Halı aşınmaya başladı
tahta tabanlı ayakkabı
genellikle tahta tabana sahip bir tür ayakkabı
It is a unique kind of wear
Bu eşsiz bir tahta tabanlı ayakkabı türüdür
taşımak
yüzünde veya davranışında bir duygu veya özellik sergilemek
She wears a happy expression
Yüzünde mutlu bir ifade taşıyor
bıçak
In scenebir şeyleri kesmek için kullanılan keskin araç
He sharpened his knife before cutting the rope
İpi kesmeden önce bıçağını biledi
bıçaklamak
birine kesici aletle saldırmak
He was afraid that someone would knife him
Birinin onu bıçaklamasından korkuyordu
bıçak
kesme işlerinde kullanılan keskin alet
Use a knife to cut the apple
Elmayı kesmek için bir bıçak kullan
yapacak
In scenegeleceğe dair bir plan veya tahmini ifade etmek için kullanılır
I'm gonna call you
Seni arayacağım
çiftlik
In scenetarım yapılan veya hayvan yetiştirilen arazi
The farm is big
Çiftlik büyük
tarla
In sceneyiyecek yetiştirmek veya hayvan beslemek için kullanılan toprak
He works on the farm
O tarlada çalışıyor
çiftçilik yapmak
toprakta bitki yetiştirmek veya hayvan beslemek
They farm wheat
Buğday yetiştiriyorlar
yalvarmak
In scenebir şeyi çok acil veya ısrarlı bir şekilde istemek
I beg you to stay
Kalman için sana yalvarıyorum
dilenmek
genellikle para veya yardım istemek
He begged for money on the street
Sokakta para dilendi
hazır
In scenehazırlanmış durumda olan
I am ready to go
Gitmeye hazırım
koşmak
In sceneyürümekten daha hızlı hareket etmek
I run every morning
Her sabah koşarım
yönetmek
In scenebir işin veya kurumun başında olmak
She runs a small business
Küçük bir işletme yönetiyor
sürmek
bir şeyin belirli bir süre devam etmesi
The play runs for two hours
Oyun iki saat sürüyor
durma
In scenebir işlevin aniden durması
He suffered a cardiac arrest
Kalp durması geçirdi
tutuklamak
birini polis gözetimi altına almak
The police arrested the man
Polis adamı tutukladı
kız çocuk
In scenegenç bir dişi kişi
The girl is playing
Kız çocuk oynuyor
kız
dişi bir insan
She is a smart girl
O zeki bir kız
kız
kadınlar için kullanılan samimi ifade
I am with the girls
Kızlarla beraberim
çiftlik evi
In sceneçiftçinin yaşadığı çiftlikteki ev
They live in a small farmhouse
Küçük bir çiftlik evinde yaşıyorlar
bir an
In sceneçok kısa bir süre
Give me a minute
Bana bir dakika ver
dakika
60 saniyelik zaman birimi
It takes ten minutes
On dakika sürer
dakika
bir derecenin altmışta birine eşit açı birimi
One degree contains sixty minutes
Bir derece altmış dakika içerir
çok küçük
boyutu son derece ufak olan
The scientist studied the minute particles
Bilim insanı çok küçük parçacıkları inceledi
çok küçük
In sceneboyutu oldukça küçük olan
He has a tiny dog
Onun çok küçük bir köpeği var
minicik
aşırı derecede küçük olan
The insect is tiny
Böcek minicik
yedi
In sceneyiyecekleri ağza alıp yutmak
He ate an apple
O bir elma yedi
dağ
In sceneyer kabuğundaki büyük doğal yükselti
I climbed a high mountain
Yüksek bir dağa tırmandım
yığın
bir şeyden oluşan çok büyük miktar
There is a mountain of laundry
Bir yığın çamaşır var
bağırmak
yüksek sesle söylemek veya haykırmak
He called out my name
Adımı bağırdı
hesap sormak
birinden eylemlerini açıklamasını istemek
He called him out for his rude behavior
Kaba davranışından dolayı ondan hesap sordu
açıkça eleştirmek
birinin yaptığı yanlışı herkese duyurmak
She called out the politician for lying
Siyasetçiyi yalan söylediği için açıkça eleştirdi
çağırmak
birini bir yere gelmesi için istemek
The doctor was called out to the scene
Doktor olay yerine çağrıldı
yüzüne vurmak
birinin yaptığı yanlış bir davranışı ona söylemek
I had to call out his rude behavior
Kaba davranışını yüzüne vurmam gerekiyordu
arkasında
In scenebir şeyin arka kısmında
The cat is behind the sofa
Kedi kanepenin arkasında
gerisinde
zaman olarak daha sonra
He is behind schedule
Programın gerisinde kaldı
arkasında
birini desteklemek
We are behind you
Senin arkandayız
popo
vücudun üzerine oturulan arka kısmı
He fell on his behind
Poposunun üzerine düştü
bırakmak
tutmayı bırakmak
Let go of the rope
İpi bırak
işten çıkarmak
birinin işine son vermek
They let her go last week
Onu geçen hafta işten çıkardılar
yakında
In scenekısa bir süre sonra
I will see you soon
Yakında görüşürüz
denemek
In scenebir şeyi yapmak için çaba sarf etmek
I will try to run
Koşmayı deneyeceğim
denemek
bir şeyin işe yarayıp yaramadığını kontrol etmek
Try this cake
Bu keki dene
yargılamak
bir davayı mahkemede incelemek
The court will try him
Mahkeme onu yargılayacak
zaman
In sceneolayların gerçekleştiği ölçülebilir süre
I need more time
Daha fazla zamana ihtiyacım var
vakit
In scenebelirli bir deneyim veya yaşam tarzı
We had a great time
Harika vakit geçirdik
an
In scenebir şeyin gerçekleştiği nokta
At that time I was tired
O an yorgundum
kalan süre
başka her şey gittikten sonra geriye kalan vakit
We have very little time left
Çok az zamanımız kaldı
öğle yemeği
In scenegün ortasında yenilen yemek
I have lunch at noon
Öğle yemeğini öğlen yerim
öğle yemeği
günün ortasında yenen yemek
I had a salad for lunch
Öğle yemeğinde salata yedim
girmek
bir sürece başlamak
The car will go into production soon
Araba yakında üretime girecek
girmek
bir yerin içine girmek
She went into the room
Odaya girdi
girmek
bir işe veya alana dahil olmak
She wants to go into politics
Siyasete girmek istiyor
detaylandırmak
bir konuyu derinlemesine incelemek
We cannot go into the details now
Detayları şimdi inceleyemeyiz
gülmek
In scenebir şeyin komik olduğunu belirtmek için ses çıkarmak
He laughs at the joke
Şakaya gülüyor
kıkırdamak
bir şey komik olduğunda alçak sesle gülmek
She laughs quietly
Sessizce kıkırdıyor
gülüş
mutlu veya eğlenmişken çıkarılan ses
I heard her laugh
Onun gülüşünü duydum
gülmek
komik bir şey karşısında sesli tepki vermek
They laugh at the joke
Şakaya gülüyorlar
kabul etmek
In scenebir şeyi doğru veya geçerli olarak tanımak
I accept the truth
Gerçeği kabul ediyorum
kabul etmek
In scenebir şeye onay vermek
She accepted the invitation
Daveti kabul etti
kabul etmek
sunulan bir şeyi almak
He accepted the award
Ödülü kabul etti
kabul etmek
bir şeyi almaya veya onaylamaya razı olmak
I accept your offer
Teklifi kabul ediyorum
şeyler
In scenegenel olarak nesneler veya eşyalar
I have too much stuff
Çok fazla şeyim var
eşyalar
kişisel eşyalar veya sahip olunanlar
Put your stuff in the car
Eşyalarını arabaya koy
doldurmak
bir şeyi bir yere sıkıca yerleştirmek
She stuffed the bag
Çantayı doldurdu
yanıtlamak
birine cevap vermek
I cannot answer for him
Onun adına cevap veremem
baskı
In scenetaleplerin neden olduğu stres veya endişe hissi
He is under a lot of pressure
Çok fazla baskı altında
basınç
bir şeye karşı uygulanan itme gücü
The water pressure is high
Su basıncı yüksek
üzgün
In scenepişmanlık duyan veya özür dileyen
I am sorry for being late
Geç kaldığım için üzgünüm
vurmak
In scenebirine veya bir şeye kuvvetle dokunmak
He hit the ball
Topa vurdu
hit
çok popüler veya başarılı olan kişi veya şey
The song is a big hit
Şarkı büyük bir hit
uğramak
bir yere gitmek
Let's hit the gym
Hadi spor salonuna uğrayalım
değiştirmek
In scenebir şeyin yerine başka bir şeyi koymak
I need to replace the batteries
Pilleri değiştirmem gerekiyor
düşünmek
In scenebir fikre veya görüşe sahip olmak
I think it is a good idea
Bunun iyi bir fikir olduğunu düşünüyorum
düşünmek
In scenefikirler oluşturmak için zihnini kullanmak
I need to think
Düşünmem gerekiyor
anlamak
bir şeyi kavramak veya anlamak
I think I understand
Sanırım anlıyorum
düşünmek
bir konu üzerinde zihinsel işlem yapmak
I think he is coming
Onun geldiğini düşünüyorum
inanmak
In scenebir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I believe you
Sana inanıyorum
sanmak
bir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I believe he is home
Onun evde olduğunu sanıyorum
inanmak
bir şeyin gerçek olduğunu düşünmek
I believe the news
Haberlere inanıyorum
güvenmek
birine veya bir şeye güvenmek
I believe in you
Sana güveniyorum
kıç
In scenevücudun üzerine oturulan etli kısmı
He fell on his ass
Kıçının üzerine düştü
eşek
uzun kulaklı küçük ata benzeyen hayvan
The ass carries the load
Eşek yükü taşır
aptal
aptal veya sinir bozucu kişi
Don't be such an ass
Bu kadar aptal olma
koma
In sceneuzun süre devam eden derin bilinçsizlik hali
He is in a coma
O komada
koma
kişinin uyanamadığı derin bilinçsizlik hali
He has been in a coma for two weeks
İki haftadır komada
dağınıklık
In scenedüzensiz veya kirli durum
This room is a mess
Bu oda çok dağınık
kurcalamak
düzeni bozmak veya sorun çıkarmak
Don't mess with the settings
Ayarları kurcalama
biliyorsun
In scenedinleyicinin anladığını teyit etmek için kullanılır
It is hard, you know
Zor, biliyorsun
bilmek
In scenebilgi sahibi olmak
I know the answer
Cevabı biliyorum
tanımak
birini şahsen tanımak
I know him very well
Onu çok iyi tanıyorum
biliyorsun
dinleyicinin anladığından emin olmak veya konuşurken duraksamak için kullanılan söz
It is a nice car, you know, very fast
Güzel bir araba, biliyorsun, çok hızlı
hiçbiri
In scenebir grup içinden hiçbiri
None of the students failed
Öğrencilerin hiçbiri kalmadı
sandviç
In sceneiki dilim ekmek arası malzeme
I ate a sandwich for lunch
Öğle yemeği için sandviç yedim
alışkanlık
In scenedüzenli olarak yapılan davranış
Reading is a good habit
Kitap okumak iyi bir alışkanlıktır
gidiş
In scenebir yerden başka bir yere hareket etme eylemi
Our going was delayed by the rain
Gidişimiz yağmur yüzünden gecikti
devam etmek
bir şeyi yapmaya ısrarla devam etmek
Keep the momentum going
Momentumun devam etmesini sağla
gerçekleşmek
ilerlemek veya meydana gelmek
How is the project going
Proje nasıl gidiyor
haline gelmek
bir durum veya koşul içine girmeye başlamak
He is going bald
O kel hale geliyor
incinmiş
In scenefiziksel veya duygusal acı hissetmek
He felt deeply hurt
Derinden incinmiş hissetti
incitmek
birine veya bir şeye fiziksel ya da duygusal zarar vermek
Don't hurt your brother
Kardeşini incitme
kırgın
üzgün veya alınmış hissetmek
She felt hurt by his words
Onun sözleri yüzünden kırgın hissetti
acıtmak
birine fiziksel acı vermek
Don't hurt your knee
Dizini acıtma
konu
In scenetartışılan veya üzerinde konuşulan tema
This is a difficult subject
Bu zor bir konu
tebaa
bir hükümdarın yönetimi altında yaşayan kişi
He is a subject of the king
Kralın bir tebaasıdır
maruz bırakmak
birini hoş olmayan bir duruma sokmak
He subjected the prisoner to torture
Mahkumu işkenceye maruz bıraktı
özne
bir cümlede eylemi gerçekleştiren kişi veya nesne
The cat is the subject of the sentence
Kedi cümlenin öznesidir
çalılar
In sceneçok dallı kısa boylu bitkiler
The dog is hiding in the bushes
Köpek çalılarda saklanıyor
öğrenmek
In sceneçalışarak veya deneyim yoluyla bilgi veya beceri edinmek
I want to learn English
İngilizce öğrenmek istiyorum
öğretmek
birine bilgi veya beceri kazandırmak
He learned me a new skill
Bana yeni bir beceri öğretti
boğaz
In sceneağızdan mideye giden iç geçit
My throat is sore
Boğazım ağrıyor
boğaz
boynun ön kısmındaki kanal
Something is stuck in my throat
Boğazıma bir şey kaçtı
boğaz
boynun ön kısmında yiyecek ve hava geçişini sağlayan bölge
My throat is sore today
Bugün boğazım ağrıyor
yakın
In scenekısa bir mesafede bulunmak
My house is close to the park
Evim parka yakın
kapatmak
In scenebir şeyi erişilmez hale getirmek
Please close the door
Lütfen kapıyı kapat
bitirmek
bir süreci sonlandırmak
We will close the meeting soon
Toplantıyı yakında bitireceğiz
dikkatli
detaylara çok fazla özen gösteren
Please pay close attention to the details
Lütfen detaylara çok dikkat et
-den beri
In scenegeçmiş bir zamandan beri
I have lived here since 2010
2010'dan beri burada yaşıyorum
için
bir sebepten dolayı
Since it is raining we stayed home
Yağmur yağdığı için evde kaldık
düşünceli
In scenebaşkalarının ihtiyaçlarını önemseyen
He is a very considerate person
O çok düşünceli bir insandır
yemek
In sceneyemek yenen şeyler
I like Italian food
İtalyan yemeklerini severim
kaşıntı
In scenekaşıma isteği uyandıran deri hissi
I have an itch on my leg
Bacağımda bir kaşıntı var
güçlü istek
bir şeyi yapma konusundaki yoğun arzu
He has an itch to explore
Keşfetme isteği var
kaşınmak
vücutta oluşan rahatsız edici bir his nedeniyle cildi ovalama ihtiyacı hissetmek
My arm itches because of the mosquito bite
Sivrisinek ısırığından dolayı kolum kaşınıyor
koymak
In scenebir şeyi bir yere bırakmak
Lay the book on the table
Kitabı masanın üzerine koy
öpmek
birine sevgi göstergesi olarak dudaklarıyla dokunmak
He leaned in to lay her
Onu öpmek için öne eğildi
cinsel ilişki
cinsel birleşme için kullanılan gayriresmi terim
He bragged about his last lay
Son cinsel ilişkisiyle övündü
örtüsünü kaldırmak
bir şeyin üzerindeki örtüyü alıp açığa çıkarmak
He helped to lay the truth bare
Gerçeğin örtüsünü kaldırmaya yardım etti
aç
In sceneyiyecek yeme ihtiyacı duyan
I am hungry
Ben açım
istekli
bir şeyi şiddetle arzulayan
He is hungry for success
Başarıya açtır
-e kadar
In scenebelirli bir zamana kadar
Wait till tomorrow
Yarına kadar bekle
yazar kasa
dükkanlarda paranın saklandığı cihaz
The cashier opened the till
Kasiyer yazar kasayı açtı
kadar
belirli bir vakte dek
I will work till five
Beşe kadar çalışacağım
dek
bir eylemin olacağı zamana kadar
Wait till she arrives
O gelene dek bekle
alt
In scenebir şeyin en alt kısmı
The coin is at the bottom of the glass
Bozuk para bardağın dibinde
popo
üzerine oturulan vücut bölümü
He fell on his bottom
Poposunun üzerine düştü
dip
bir şeyin en alt kısmı
She found a coin at the bottom of the pool
Havuzun dibinde bir madeni para buldu
alt
bir şeyin en alt kısmı
Write your name at the bottom of the page
Adınızı sayfanın altına yazın
seçim
In sceneseçme eylemi veya seçilen şey
It was a difficult choice
Zor bir seçimdi
seçim
bir şeyi seçme eylemi veya seçilen şey
It was a difficult choice
Zor bir seçimdi
seçkin
çok iyi kalitede olan
We were served choice wine
Bize seçkin bir şarap ikram edildi
seçim
iki veya daha fazla olasılık arasından tercih yapma durumu
It was a difficult choice
Zor bir seçimdi
yol açmak
In scenebir şeyin olmasına neden olmak
The noise gave me a headache
Bu gürültü baş ağrısına yol açtı
vermek
In scenebir şeyi birinin eline ulaştırmak
He gave me his book
O bana kitabını verdi
söylemek
birine bilgi veya cevap iletmek
Please give me your answer
Lütfen bana cevabını söyle