Avatar: The Last Airbender — Season 3 Episode 3
Words & meanings
332 words
CEFR level
yalnızca
In scenebelirtilenden fazlası olmadığını vurgular
It is only a scratch
Bu yalnızca bir çizik
tek
In sceneeşsiz veya biricik olan
You are my only friend
Sen benim tek arkadaşımsın
ancak
bir istisna veya karşıtlık belirtir
I would go only I am tired
Giderdim ancak yorgunum
hadi
birini bir şeyi yapmaya teşvik etmek
Come on, you can do it
Hadi, yapabilirsin
üstüne gitmek
çok baskıcı veya aşırı davranmak
Don't come on so strong
Çok üstüme gelme
hadi canım
inanmamayı veya karşı çıkmayı ifade etmek
Come on, that is not true
Hadi canım, bu doğru değil
çalışmaya başlamak
devreye girmek veya çalışmaya başlamak
The lights come on at night
Işıklar gece yanar
hadi ama
öfke veya hayal kırıklığını ifade eden söz
Come on, stop wasting my time
Hadi ama, zamanımı boşa harcamayı bırak
densiz
In sceneyüksek sesle ve kaba şekilde konuşan kimse
Stop acting like a loudmouth
Densiz gibi davranmayı bırak
meşgul
In sceneyapılacak çok işi olan
I am very busy today
Bugün çok meşgulüm
meşgul
yapacak çok işi olan
I am busy today
Bugün meşgulüm
yoğun
çok fazla aktivitenin olduğu
This is a busy street
Burası yoğun bir cadde
diken kelebeği
turuncu ve siyah kanatlı renkli bir kelebek türü
The painted lady is a migratory butterfly
Diken kelebeği göçmen bir kelebektir
diken kelebeği
turuncu ve siyah desenleri olan renkli bir kelebek türü
I saw a painted lady in the garden
Bahçede bir diken kelebeği gördüm
gitmek
In scenebir yerden başka bir yere hareket etmek
I go to school
Okula giderim
çalışmak
işlemek veya faaliyet göstermek
This watch doesn't go
Bu saat çalışmıyor
niyetlenmek
bir eylemi yapmayı planlamak
I am going to start my diet tomorrow
Yarın diyetime başlamaya niyetliyim
gitmek
bir durumun veya sürecin belirli bir şekilde ilerlemesi
The party went well
Parti iyi gitti
patlama
In sceneani, gürültülü ve şiddetli patlama
There was a huge explosion
Büyük bir patlama oldu
patlama
yüksek ses çıkaran ani ve şiddetli enerji boşalması
There was a loud explosion at the factory
Fabrikada yüksek sesli bir patlama oldu
sihirli güç
In sceneimkansız şeyleri yapabilme gücü
The ring has magic
Yüzüğün sihirli gücü var
sihirbazlık
illüzyon yapma sanatı
He knows some magic
O biraz sihirbazlık biliyor
büyülü
sihirle ilgili veya sihirli güçleri olan
It was a magic moment
Büyülü bir andı
büyü
gizemli güçlerle olayları kontrol etme yeteneği
Magic is not real
Büyü gerçek değildir
cesaret etmek
In scenebir şeyi yapmaya cesareti olmak
He didn't dare to jump
Atlamaya cesaret edemedi
meydan okuma
cesaret göstermek için yapılan riskli eylem
I accepted the dare
Meydan okumayı kabul ettim
yaşamını sürdürmek
In sceneyaşamaya devam etmek
Plants cannot survive without water
Bitkiler susuz yaşayamaz
hayatta kalmak
tehlikeli bir olaydan sonra sağ kurtulmak
He survived the accident
Kazadan hayatta kaldı
erken
In scenebeklenen zamandan önce
I woke up early
Erken uyandım
erken
başlangıca yakın olan
In the early morning it is cold
Sabahın erken saatlerinde hava soğuktur
erken
beklenen zamandan önce
I arrived early for the meeting
Toplantıya erken vardım
hakkında konuşmak
bir konu üzerine konuşmak
We need to talk about the plan
Plan hakkında konuşmamız gerekiyor
tabii ki
onaylamak veya evet demek için kullanılır
Of course I will help you
Tabii ki sana yardım edeceğim
nefesini çekmek
In sceneşaşkınlık, korku veya ağrı nedeniyle aniden derin bir nefes almak
She gasped in surprise
Şaşkınlıkla nefesini çekti
ezgi
In scenebir dizi müzikal nota veya bir müzik parçası
That is a beautiful tune
Bu güzel bir ezgi
ayarlamak
bir şeyi daha iyi çalışması için hafifçe değiştirmek
He needs to tune the guitar
Gitarı ayarlaması gerekiyor
tutar
bir durumda söz konusu olan toplam para miktarı
They paid a large tune for the repairs
Onarımlar için büyük bir tutar ödediler
melodi
bir şarkıyı oluşturan müzikal notalar dizisi
She hummed a nice tune
Güzel bir melodi mırıldandı
sıkıştırmak
In sceneyumuşak bir şeyi sıkmak veya üzerine bastırmak
I squish the ball
Topu sıkıştırıyorum
ezmek
yumuşak veya düz hale gelene kadar bastırmak
Don't squish the bug
Böceği ezme
yassılaştırmak
düzleşene kadar üzerine bastırmak
I squish the clay
Kili yassılaştırıyorum
-e kadar
listedeki belirli bir şeye kadar olan her şeyi kapsayan
We planned everything down to the last detail
Her şeyi en son detaya kadar planladık
-a inmek
daha alçak bir yere veya bölgeye gitmek
He walked down to the beach
Sahile indi
düşürmek
bir şeyi belirli bir miktar veya seviyeye gelene kadar azaltmak
They cut the price down to five dollars
Fiyatı beş dolara düşürdüler
istekli olmak
bir şeyi yapmaya hazır ve hevesli olmak
Are you down to go to the cinema
Sinemaya gitmeye istekli misin
kadar
bir şeyin ulaştığı son nokta
The water was down to my knees
Su dizlerime kadar geliyordu
sorumluluğunda
birinin görevinde veya yetkisinde olmak
The final decision is down to the manager
Nihai karar yöneticinin sorumluluğunda
affedersiniz
özür dilemek veya birinin dikkatini çekmek için kullanılan nazik bir ifade
Excuse me, where is the station?
Affedersiniz, istasyon nerede?
amblem
In scenebir grubu veya şirketi temsil eden tasarım
The company emblem is on the door
Şirket amblemi kapının üzerindedir
uyum sağlamak
bir gruba veya ortama ait olmak ya da uygun olmak
She wants to fit into the group
Gruba uyum sağlamak istiyor
sığmak
bir yerin içine boyut olarak uygun olmak
This box fits into the closet
Bu kutu dolabın içine sığdı
teşekkür ederim
minnettarlık göstermek için kullanılan sözler
Thank you for the help
Yardım için teşekkür ederim
teşekkür
bir takdir ifadesi
A big thank you to all
Herkese büyük bir teşekkür
teşekkür ederim
minnettar olduğunuzu belirtmek için kullanılan sözler
Thank you for your help
Yardımın için teşekkür ederim
görünmek
In scenebir şeymiş izlenimi vermek
You seem happy today
Bugün mutlu görünüyorsun
kıyafetler
In scenevücuda giyilen şeyler
I like my new clothes
Yeni kıyafetlerimi seviyorum
ıslak
su veya başka bir sıvı ile kaplanmış
The clothes are wet
Kıyafetler ıslak
Ateş Ulusu
Avatar serisinde yer alan kurgusal bir ulus
The Fire Nation attacked the Air Nomads
Ateş Ulusu Hava Göçebelerine saldırdı
barış
In sceneçatışmanın olmadığı, sessiz ve sakin durum
We all want peace
Hepimiz barış istiyoruz
geveze
In sceneçok konuşan ve sır saklayamayan kimse
Don't tell him your secrets because he is a blabbermouth
Sırlarını ona söyleme çünkü o çok geveze
güvenli
In scenetehlikeli veya riskli olmayan
You are safe here
Burada güvendesin
çelik kasa
değerli eşyaları korumak için kullanılan metal kutu
The documents are in the safe
Belgeler çelik kasada
güvenilir
bir işi iyi yapacağına inanılan
She is a safe choice for the job
O bu iş için güvenilir bir seçenek
bitki
In sceneyemek veya ilaç yapımında kullanılan bitki
Mint is a fresh herb
Nane taze bir bitkidir.
endişe
In scenesizi huzursuz hissettiren şey
My main concern is the weather
Temel endişem hava durumu
ilgili olmak
belirli bir konuyla ilgili olmak
This book concerns history
Bu kitap tarihle ilgilidir
firma
büyük bir iş yeri veya şirket
It is a large manufacturing concern
Bu büyük bir üretim firmasıdır
mesele
ele almanız gereken iş veya görev
That is none of your concern
Bu senin meselen değil
ateş efendisi
ateş üzerinde hakimiyeti olan güçlü hükümdar
The fire lord commanded his army
Ateş efendisi ordusuna komuta etti
adamlar
In sceneerkekler için kullanılan samimi ifade
Those guys are tall
Şu adamlar uzun
arkadaşlar
bir grup insan için kullanılan samimi ifade
Hi guys
Selam arkadaşlar
adam
bir erkek için kullanılan samimi ifade
He is a nice guy
O iyi bir adam
millet
bir grup insan için kullanılan gayriresmi ifade
Listen guys
Dinleyin millet
iyileştirmek
In scenebir hastalığı veya sorunu ortadan kaldırmak
The medicine cured her
İlaç onu iyileştirdi
iyileştirmek
hasta birini sağlıklı hale getirmek
The doctor cured the patient
Doktor hastayı iyileştirdi
tuzlayarak saklamak
gıdayı tuz veya dumanla korumak
They cure the meat with salt
Eti tuzlayarak saklarlar
çare
sağlığı geri kazandıran şey
They found a cure for the flu
Gribe bir çare buldular
daha erken
In scenebeklenenden önce gerçekleşen veya gelen
The plane arrived earlier than expected
Uçak beklenenden daha erken vardı
daha önce
geçmişteki bir zamanda
I saw him earlier today
Onu bugün daha önce gördüm
metal
In scenedemir veya altın gibi sert ve parlak bir madde
This spoon is made of metal
Bu kaşık metalden yapılmıştır
metal
yüksek sesli ve sert bir rock müzik türü
She loves listening to metal
O metal dinlemeyi seviyor
anlamına gelmek
In scenebelirli bir anlama sahip olmak
What does this word mean
Bu kelime ne anlama geliyor
araç
bir şeyi yapma yolu
This is a means of communication
Bu bir iletişim aracıdır
kaba
nazik olmayan veya zalim
He is very mean to me
Bana karşı çok kaba
müthiş
çok iyi veya etkileyici olan
He plays a mean guitar
O müthiş gitar çalıyor
kullanmak
In scenebir şeyi işlevinden faydalanmak için çalıştırmak
She uses her computer every day
Bilgisayarını her gün kullanır
alışkın
bir şeyi deneyimden dolayı bilen
I am used to this cold weather
Soğuk havaya alışkınım
yarar
bir şeyin sağladığı fayda
That information has no use
O bilginin hiçbir yararı yok
sokmak
In scenebirini zor bir duruma düşürmek
The mistake put him in a difficult situation
Hata onu zor bir duruma soktu
ifade etmek
bir şeyi belirli bir şekilde söylemek
How should I put this
Bunu nasıl ifade etmeliyim
koymak
bir şeyi bir yere yerleştirmek
Put the book on the table
Kitabı masanın üzerine koy
yöneltmek
dikkat veya çabayı bir şey üzerine çevirmek
She put all her energy into the project
Tüm enerjisini projeye yöneltti
sabah
In scenegünün güneş doğuşundan öğlene kadar olan kısmı
I wake up early in the morning
Sabahları erken uyanırım
günaydın
iyi sabahlar anlamında kullanılan kısa selamlama
Morning, how are you?
Günaydın, nasılsın?
sabah
günün erken saatleri
I drink coffee in the morning
Sabahları kahve içerim
bir yerde
In scenebelirlenmemiş veya bilinmeyen bir yer
I left my keys somewhere
Anahtarlarımı bir yere bıraktım
bir yer
bilinmeyen veya belirtilmemiş bir konum
I left my keys somewhere
Anahtarlarımı bir yerde bıraktım
kendi başına
yardım almadan veya yalnız bir şekilde
I finished the work on my own
İşi kendi başıma bitirdim
kalıcı olarak
In scenesonsuza dek, hiç değişmeden
The store is permanently closed
Mağaza kalıcı olarak kapandı
yürümek
In sceneayaklar üzerinde hareket etmek
I walk to school
Okula yürüyerek giderim
adım adım anlatmak
birine bir şeyi nasıl yapacağını adım adım göstermek
Walk me through the process
Süreci bana adım adım anlat
yürüyüş yolu
insanların üzerinde yürümesi için yapılmış yol
The park has a nice walk for visitors
Parkta ziyaretçiler için güzel bir yürüyüş yolu var
çekilmek
bir durumdan veya anlaşmadan vazgeçmek
If you do not like the deal you can walk
Eğer anlaşmayı beğenmediysen çekilebilirsin
suçlamak
In scenebirinin bir yanlıştan sorumlu olduğunu söylemek
Do not blame me for this mistake
Bu hata için beni suçlama
ayıplamak
birinin yaptığı davranışı onaylamadığını belirtmek
They blamed him for his selfish behavior
Bencil davranışından dolayı onu ayıpladılar
sorumlu tutmak
bir olayın sonucunu birinin üzerine yıkmak
I blame the rain for the delay
Gecikmeden dolayı yağmuru sorumlu tutuyorum
bulmak
In scenebir şeyi görmek veya yerini tespit etmek
I found my keys
Anahtarlarımı buldum
bulmak
biri veya bir şey hakkında fikir sahibi olmak
I find it easy
Onu kolay buluyorum
hükmetmek
mahkemede resmen bir karara varmak
The jury found him guilty
Jüri onun suçlu olduğuna hükmetti
yanıt
bir soruya verilen cevap
What is your find to the question
Soruya verdiğin yanıt nedir
kıkırdamak
In scenesessizce ve hafifçe gülmek
He chuckles at the joke
Şakaya kıkırdıyor
kıkırdamak
sessizce gülmek
He chuckles at the joke
O şakaya kıkırdıyor
yayın ağı
In sceneprogramları paylaşan televizyon veya radyo istasyonları grubu
This is a national television network
Bu ulusal bir televizyon ağıdır
ağ kurmak
bilgisayarları veya insanları birbirine bağlamak
I need to network with other professionals
Diğer profesyonellerle ağ kurmam gerekiyor
ağ
birbirine bağlı şeylerin oluşturduğu grup
The city has a good road network
Şehrin iyi bir yol ağı var
iyileştirdi
In scenebirini veya bir şeyi tekrar sağlıklı hale getirmek
The medicine healed the wound
İlaç yarayı iyileştirdi
iyileşti
sağlığına tekrar kavuşmak
The wound has healed
Yara iyileşti
rahatsız olmak
In scenebir şeyden rahatsızlık duymak
I don't mind the cold
Soğuktan rahatsız olmam
zihin
kişinin düşünen ve hisseden kısmı
He has a brilliant mind
Parlak bir zihni var
dikkat etmek
bir şeye odaklanmak veya özen göstermek
Please mind your step on the stairs
Lütfen merdivenlerde adımına dikkat et
niyetlenmek
bir şeyi yapmayı planlamak
I mind to help him
Ona yardım etmeye niyetlendim
söylenmek
In scenememnuniyetsizliği kısık sesle ifade etmek
He started to grumble about the weather
Hava hakkında söylenmeye başladı
homurdanmak
memnuniyetsizlikle alçak sesle şikayet etmek
He started to grumble about the wait
Bekleme süresi hakkında homurdanmaya başladı
homurdanmak
düşük ve boğuk bir ses çıkarmak
The old engine began to grumble
Eski motor homurdanmaya başladı
hileyle elde etmek
In scenedürüst olmayan veya kurnazca yollarla bir şey elde etmek
He managed to finagle an invitation to the party
Partiye bir davetiye almayı hileyle başardı
intikam
In scenesize zarar veren birine karşılık verme eylemi
He wanted revenge for the joke
Şaka için intikam almak istedi
öç
yapılan bir haksızlık için birini cezalandırma eylemi
She sought vengeance for her friend
Arkadaşı için öç almak istedi
intikam
yapılan bir kötülüğe karşılık olarak zarar vermek
He took revenge on his enemy
Düşmanından intikam aldı
yardım etmek
In scenebirine destek olmak veya yardım sağlamak
Can you help me?
Bana yardım edebilir misin?
yardımcı
başkalarına yardım eden kişi
She is a great help
O harika bir yardımcıdır
kendini tutmak
bir şeyi yapmaktan kendini alıkoymak
I couldn't help laughing
Gülmekten kendimi alamadım
azaltmak
bir şeyi daha az miktarda kullanmak
This habit helps to use less water
Bu alışkanlık daha az su kullanmaya yardımcı olur
orman meyveleri
In sceneküçük yumuşak tatlı meyveler
I ate some berries for breakfast
Kahvaltıda biraz orman meyvesi yedim
buluşmak
In scenebir yerde bir araya gelmek
Let's meet at the park
Parkta buluşalım
benzemek
bir şeye benzer olmak
His words meet his actions
Sözleri davranışlarına benziyor
karşılamak
bir gereksinimi yerine getirmek
We must meet the requirements
Gereksinimleri karşılamalıyız
buluşma
insanların bir araya geldiği etkinlik
They organized a school meet
Okul için bir buluşma düzenlediler
vuhuu
In sceneheyecan veya sevinç belirten ünlem
Whoo! We won the game!
Vuhuu! Maçı kazandık!
vuhuu
heyecan göstermek için yüksek sesle bağırmak
They yelled whoo after the goal
Golden sonra vuhuu diye bağırdılar
uhu
siren veya yüksek bir çığlığı taklit etmek için çıkarılan ses
The crowd shouted whoo
Kalabalık uhu diye bağırdı
yine de
In sceneher durumda
It's raining, but I'll go anyway
Yağmur yağıyor ama yine de gideceğim
çekici
In scenegörünüşü hoş veya arzulanan
She is very attractive
O çok çekici
komşu
In sceneyakınınızda yaşayan kimse
He is my new neighbor
O benim yeni komşum
ilaç
In scenehastalıkları iyileştirmek için kullanılan madde
Take your medicine every day
İlacını her gün al
tıp
hastalıkların ve yaralanmaların tedavisiyle ilgilenen bilim
He studies medicine at university
Üniversitede tıp okuyor
ilaç
hastalığı tedavi etmek için kullanılan madde
I take medicine for my headache
Baş ağrım için ilaç alıyorum
tekrar çalışır
bir kesintiden sonra yeniden faal durumda olmak
The electricity is back on now
Elektrikler şimdi geri geldi
sırt çevirmek
birini desteklemeyi veya önemsemeyi bırakmak
You should not back on your friends
Arkadaşlarına sırt çevirmemelisin
etki etmek
birinin itibarını veya durumunu etkilemek
This decision will back on your reputation
Bu karar itibarını etkileyecek
burnundan solumak
In sceneburnundan gürültülü bir şekilde nefes vermek
The pig gave a loud snort
Domuz yüksek sesle burnundan soludu
burnundan çekmek
havayı veya bir maddeyi burundan hızla içeri çekmek
He began to snort the powder
Tozu burnundan çekmeye başladı
devam etmek
bir şeyi yapmaya devam etmek
Please go on with your story
Lütfen hikayene devam et
hissetmek
bir şeyin doğru olduğuna dair güçlü bir his
I have a feeling that something is go on
Bir şeylerin döndüğüne dair bir hissim var
olmak
meydana gelmek veya gerçekleşmek
What is going on here
Burada neler oluyor
çıkmak
bir yolculuğa veya tatile gitmek
They go on a vacation every summer
Her yaz tatile çıkarlar
konmak
bir yüzeyin üzerine yerleşmek
The lid goes on the jar
Kapak kavanoza konar
katılmak
bir etkinliğe veya faaliyete dahil olmak
We decided to go on the tour
Tura katılmaya karar verdik
açılmak
bir cihazın veya ışığın çalışmaya başlaması
The heater goes on at night
Isıtıcı gece açılır
sürülmek
bir maddenin bir yüzeye uygulanması
The paint goes on easily
Boya kolayca sürülür
ayrılmak
In scenebir yerden veya bir kişiden ayrılmak
I leave home at 8 AM
Saat 8'de evden ayrılırım
bırakmak
In scenebir şeyi belirli bir durumda tutmak
Please leave the door open
Lütfen kapıyı açık bırak
dışarıda bırakmak
birini bir etkinlikten veya gruptan hariç tutmak
Please do not leave him out of the team
Lütfen onu takımdan dışarıda bırakma
miras bırakmak
ölürken bir şeyi birine vermek
She will leave all her money to her family
Tüm parasını ailesine miras bırakacak
hoşça kal
In sceneayrılırken kullanılan bir kelime
Bye, see you tomorrow
Hoşça kal, yarın görüşürüz
bay bay
veda etmenin kısa ve gayriresmi yolu
Bye, mom
Bay bay anne
yaptı
In scenebir şeye sebep olmak
He made me laugh
Beni güldürdü
yaptı
bir oyunda puan kazanmak
He made a goal
Gol attı
kurtarmış
çok iyi veya rahat bir durumda olmak
You have got it made with this job
Bu işle hayatını kurtardın
kazanmak
bir iş karşılığında para elde etmek
She made a lot of money today
Bugün çok para kazandı
dört
In scene4 sayısı
I have four apples
Dört elmam var
sefil
In sceneçok mutsuz veya kötü durumda olan
He lived a wretched life in poverty
Yoksulluk içinde sefil bir hayat sürdü
her gün
her bir gün
I exercise every day
Her gün egzersiz yaparım
tanımak
In scenebirini şahsen tanımak
I know him very well
Onu çok iyi tanıyorum
bilmek
In scenebilgi sahibi olmak
I know the answer
Cevabı biliyorum
biliyorsun
In scenedinleyicinin anladığından emin olmak veya konuşurken duraksamak için kullanılan söz
It is a nice car, you know, very fast
Güzel bir araba, biliyorsun, çok hızlı
biliyorsun
dinleyicinin anladığını teyit etmek için kullanılır
It is hard, you know
Zor, biliyorsun
nehir
In scenedoğal olarak akan büyük su yolu
The river is very long
Nehir çok uzun
asker
In sceneorduda savaşan kişi
He is a brave soldier
O cesur bir askerdir
sırt çevirmek
birine yardım etmeyi veya desteklemeyi reddetmek
Don't turn your back on your friends
Arkadaşlarına sırt çevirme
uzağa
In scenebir şeyi başka bir yere taşımak
Put your toys away
Oyuncaklarını kaldır
durmaksızın
durmadan veya ara vermeden
He was working away
Durmadan çalışıyordu
uzakta
buranın uzağında
The city is far away
Şehir çok uzakta
ele vermek
gizli bir şeyi ortaya çıkarmak
Do not give the secret away
Sırrı ağzından kaçırma
emin
In sceneşüphenin olmaması
I am sure about this
Bu konuda eminim
yer
belirli bir alan veya nokta
We met at this sure
Bu yerde buluştuk
kararsız
bir şey hakkında kesinliği olmayan
He is sure about the plan
Plan hakkında kararsız
elbette
bir şeyi kabul ettiğini veya onayladığını söylemek
Sure I will do that
Elbette bunu yapacağım
asla ama asla
hiçbir zaman
I will never ever do that again
Bunu bir daha asla yapmayacağım
bu arada
yeni bir konuya geçmek veya ek bilgi vermek için kullanılır
By the way, what is your name?
Bu arada, adın ne?
kaybetmek
In scenebir şeyi nereye koyduğunu unutmak
I think I lost my keys
Sanırım anahtarlarımı kaybettim
yenilmek
bir oyunda veya yarışmada başarısız olmak
The team did not want to lose
Takım yenilmek istemedi
kendini kaybetmek
çok öfkelenmek veya kontrolünü yitirmek
He began to lose it when he got angry
Sinirlendiğinde kendini kaybetmeye başladı
yitirmek
artık bir şeye sahip olmamak
She lost her job yesterday
Dün işini yitirdi
gerçek
In scenehakiki ve doğru olan
This is real gold
Bu gerçek altın
çekici
cinsel olarak çekici olan
She is real
O çekici
gerçekten
çok veya samimi bir şekilde
He is real quiet
O gerçekten sessiz
sade
süslü veya karmaşık olmayan
He prefers a real and simple lifestyle
O sade ve basit bir yaşam tarzını tercih ediyor
başka
In scenebelirtilenlerin dışında veya ek olarak
Who else is coming?
Başka kim geliyor?
başka
farklı bir kişi veya şey
I want to go somewhere else
Başka bir yere gitmek istiyorum
başka türlü
farklı bir biçimde
How else can I do this
Bunu başka türlü nasıl yapabilirim
bir parçası
bir grubun veya organizasyonun üyesi olmak
I am part of the team
Takımın bir parçasıyım