

How I Met Your Mother — Season 1 Episode 7
Words & meanings
561 words
CEFR level
nişanlı
In sceneevlenmek için sözleşmiş kimse
He is my fiancé
O benim nişanlım
müstakbel eş
In sceneevlenilecek olan kişi
I am waiting for my future spouse
Müstakbel eşimi bekliyorum
erkek nişanlı
evlenmek üzere olunan erkek
Her fiancé is a pilot
Onun erkek nişanlısı bir pilot
nişanlı
evlenmek üzere sözlenmiş erkek
My fiancé is coming to dinner
Nişanlım akşam yemeğine geliyor
nişanlı
evlenmeye söz verdiğiniz kişi
She is introducing her fiancé
O nişanlısını tanıştırıyor
atlatmak
In scenezor bir durumdan sağ çıkmak veya baş etmek
We can get through this together
Bunu birlikte atlatabiliriz
geçmek
bir taraftan diğer tarafa başarıyla geçmek
The car could not get through the narrow street
Araba dar sokaktan geçemedi
atlatmak
zor bir durumla başarıyla başa çıkmak
She managed to get through her exams
Sınavlarını atlatmayı başardı
atlatmak
zor bir dönemi başarıyla geride bırakmak
We will get through this difficult week
Bu zor haftayı atlatacağız
tamamlamak
zor bir işi bitirmek veya zor bir dönemi atlatmak
I need to get through my homework
Ödevimi tamamlamam gerekiyor
ulaşmak
birine telefonla veya iletişim yoluyla erişmeyi başarmak
I could not get through to him
Ona ulaşamadım
bitirmek
bir şeyi sonuna kadar kullanıp tüketmek
We got through all the milk yesterday
Dün sütün tamamını bitirdik
bitirmek
zor bir işi veya dönemi tamamlamak
I must get through this exam
Bu sınavı bitirmeliyim
geçmek
bir engeli aşmayı başarmak
We got through the crowd
Kalabalığın içinden geçtik
bitirmek
çok miktarda işi veya bir görevi sona erdirmek
I have a lot of work to get through today
Bugün bitirmem gereken çok işim var
atlatmak
zor bir durumu başarıyla geride bırakmak
She got through the hard times
Zor zamanları atlattı
karşılaşma
In sceneiki kişi veya takım arasındaki oyun veya yarışma
This is a great match up
Bu harika bir karşılaşma
eşleştirmek
In sceneiki şeyi birbirine uygun şekilde bir araya getirmek
Please match up the socks
Lütfen çorapları eşleştirin
koymak
In scenebir şeyi bir yere yerleştirmek
Put the book on the table
Kitabı masanın üzerine koy
ifade etmek
bir şeyi belirli bir şekilde söylemek
How should I put this
Bunu nasıl ifade etmeliyim
sokmak
birini zor bir duruma düşürmek
The mistake put him in a difficult situation
Hata onu zor bir duruma soktu
yöneltmek
dikkat veya çabayı bir şey üzerine çevirmek
She put all her energy into the project
Tüm enerjisini projeye yöneltti
hiçbir şey
In scenehiçbir miktar veya nesne
There is nothing here
Burada hiçbir şey yok
hiçbir şey
herhangi bir nesnenin olmaması
I have nothing in my hand
Elimde hiçbir şey yok
hiç
geriye kalan bir şeyin yokluğu
There is nothing left
Geriye hiçbir şey kalmadı
hiçbir şey
herhangi bir şeyin bulunmaması
There is nothing in the box
Kutunun içinde hiçbir şey yok
izlemek
In scenebir şeye dikkatle bakmak
I like to watch movies
Film izlemeyi severim
gözetmek
bir şeyi korumak veya kontrol etmek
Please watch my bag
Lütfen çantamı kolla
kol saati
bileğe takılan küçük saat
My watch is broken
Saatim bozuk
dikkat etmek
bir şeyi yaparken özenli ve dikkatli olmak
Watch your step on the stairs
Merdivenlerde adımına dikkat et
sahte
In scenedürüst olmayan kişi
Stop being so phony
Bu kadar sahte olmayı bırak
yapmacık
samimiyetsiz kişi
He is a phony
O yapmacık biridir
yöntem
In scenebir şeyi yapma biçimi veya yolu
This is the best way
Bu en iyi yöntem
yol
In scenehareket edilen hat veya güzergah
I am on my way
Yoldayım
imkansız
bir şeyin gerçekleşemeyeceğini belirtmek için kullanılır
No way
İmkansız
çok
büyük bir miktarda veya derecede
It is way too expensive
Bu çok fazla pahalı
tamir etmek
In scenebozulan bir şeyi yeniden çalışır hale getirmek
Can you fix my bike?
Bisikletimi tamir edebilir misin?
zor durum
zor veya nahoş bir durum
They are in a real fix
Onlar gerçekten zor bir durumda
hile karıştırmak
bir yarışma veya oylama sonucunu önceden haksız yere belirlemek
They tried to fix the election
Seçime hile karıştırmaya çalıştılar
sabitlemek
bir şeyi belli bir yerde duracak şekilde tutturmak
Please fix the shelf to the wall
Lütfen rafı duvara sabitleyin
ölmek
In sceneyaşamın kalıcı olarak sona ermesi
Everyone will die one day
Herkes bir gün ölecek
zar
oyunlarda kullanılan üzerinde sayılar olan küçük küp
Roll the die
Zarı at
çok istemek
bir şeyi aşırı derecede arzulamak
I am dying for a coffee
Bir kahve için can atıyorum
ölmek üzere
ölüme çok yakın olmak
The plant is going to die soon
Bitki yakında ölmek üzere
çok istemek
bir şeyi yapmayı çok arzulamak
I am dying to see the show
Gösteriyi görmeyi çok istiyorum
tecrübesiz kişi
belirli bir aktiviteyi daha önce hiç yapmamış kimse
He is still a die here
O burada hala tecrübesiz biri
ölmek
yaşamın sona ermesi
The old tree died yesterday
Yaşlı ağaç dün öldü
bozulmak
çalışmayı veya işlemeyi bırakmak
My laptop died suddenly
Dizüstü bilgisayarım aniden bozuldu
popüler
In sceneşu an çok ilgi gören
This game is hot
Bu oyun çok popüler
sıcak
yüksek sıcaklıkta olan
The coffee is hot
Kahve sıcak
hevesli
bir şeyi yapmaya çok istekli olan
He is hot to start his new job
Yeni işine başlamak için çok hevesli
harika
çok iyi veya etkileyici olan
This new movie is hot
Bu yeni film harika
ateşli
hastalık sebebiyle vücut ısısının yüksek olması
I feel hot because I have a fever
Ateşim olduğu için kendimi sıcak hissediyorum
öfkeli
güçlü bir kızgınlık veya hoşnutsuzluk gösterme durumu
He has a hot temper
Onun öfkeli bir mizacı var
popüler
çok beğenilen veya talep gören
That game is very hot right now
O oyun şu an çok popüler
başarılı
çok rağbet gören veya sonuçları iyi olan
This is a hot new product
Bu başarılı yeni bir ürün
sıcak
ısısı yüksek olan
The soup is very hot
Çorba çok sıcak
ılık
orta derecede sıcak olan
The water is nice and warm
Su güzel ve ılık
harita
In sceneyerlerin nerede olduğunu gösteren çizim
Look at the map
Haritaya bak
harita
bir alanı veya bilgileri gösteren çizim
I need a map
Bir haritaya ihtiyacım var
eşlemek
bir şeyi diğeriyle bağlantılandırmak
You need to map these values to the correct items
Bu değerleri doğru öğelerle eşlemeniz gerekiyor
kürk
In scenebir hayvanın derisini kaplayan yumuşak tüy
The cat has soft fur
Kedinin yumuşak kürkü var
kürk
hayvanların vücudunu örten yumuşak tüylü deri
The rabbit has very soft fur
Tavşanın çok yumuşak kürkü var
tüy
bazı hayvanların vücudunu kaplayan yumuşak kıllar
The cat left fur on the chair
Kedi sandalyede tüy bıraktı
çırpmak
In scenebir şeyi hızla yukarı ve aşağı hareket ettirmek
The bird flapped its wings
Kuş kanatlarını çırptı
kapak
bir açıklığı kapatan parça
He opened the flap of the envelope
Zarfın kapağını açtı
doğru
In scenegerçek veya hatasız
You are right
Haklısın
tamam
In sceneanlaşma veya anlama belirtmek için kullanılır
Right, I will do it
Tamam, yapacağım
hak
yasal veya ahlaki talep
Everyone has the right to education
Herkesin eğitim hakkı vardır
sağ
solun karşı tarafı
Turn right at the corner
Köşeden sağa dön
kıkırdamak
In scenesessiz ve yumuşak bir şekilde gülmek
He gave a little chuckle
Hafifçe kıkırdadı
kıkırdamak
alçak sesle gülmek
She chuckled at the joke
Şakaya kıkırdayarak güldü
kıkırdamak
sessizce gülmek
He chuckled at the joke
Şakaya kıkırdadı
kıkırdamak
kısa ve sessiz sesler çıkararak gülmek
He started to chuckle at the funny video
Komik videoya kıkırdamaya başladı
boş
In sceneiçinde hiçbir şey bulunmayan
The room is empty
Oda boş
boş
amaçtan veya değerden yoksun
These are empty promises
Bunlar boş vaatler
boşaltmak
bir kabın içindekileri dışarı çıkarmak
Please empty the trash
Lütfen çöpü boşalt
dökülmek
bir akarsuyun daha büyük bir su kütlesine boşalması
The river empties into the sea
Nehir denize dökülür
boş
içeriği kullanılıp bitmiş kap
The bottle is empty
Şişe boş
boş
içinde insan veya eşya bulunmayan yer
The room is empty
Oda boş
boş
içinde hiçbir şey olmayan
The box is empty
Kutu boş
iki
In scene2 sayısı
I have two cats
İki kedim var
iki
1 ve 1 sayılarının toplamı olan rakam
I have two apples
İki elmam var
iki
1 sayısından sonra gelen sayı
The answer is two
Cevap iki
iki
2 sayısı
I have two dogs
İki köpeğim var
feci
In scenebüyük zarara veya başarısızlığa yol açan
The storm had disastrous effects on the city
Fırtınanın şehir üzerinde feci etkileri oldu
hayat
In scenecanlı olma durumu
Life is beautiful
Hayat güzeldir
yaşam
In scenekişinin yaşadığı hayat tarzı
He had a difficult life
Zor bir yaşamı vardı
ömür
bir ürünün kullanım süresi
The battery life is short
Pil ömrü kısa
ömür
bir canlının yaşadığı toplam süre
He spent his whole life here
Tüm ömrünü burada geçirdi
duygu
In sceneiçte yaşanan duygusal durum
Love is a strong feeling
Aşk güçlü bir duygudur
hava
bir yerin genel havası veya karakteri
The room has a cozy feeling
Odada rahat bir hava var
his
bir şeyin doğru olduğuna dair düşünce veya görüş
I have a feeling it will rain
Yağmur yağacak gibi bir hissim var
duygu
yoğun bir his veya heyecan durumu
Love is a powerful feeling
Aşk güçlü bir duygudur
hissetmek
fiziksel veya duygusal bir tecrübe yaşamak
I am feeling happy today
Bugün mutlu hissediyorum
duymak
fiziksel bir algıya sahip olmak
I can feel the wind
Rüzgarı duyabiliyorum
sezmek
bir şeyin olduğuna dair düşünceye sahip olmak
I feel that we are lost
Kaybolduğumuzu seziyorum
izlenim
bir şeyin doğru olduğuna dair inanç
I have a feeling he knows
Onun bildiğine dair bir izlenimim var
sezgi
kanıt olmadan bir şeyin doğru olduğuna inanmak
She trusts her intuition
Sezgilerine güveniyor
his
fiziksel veya duygusal bir duyu
I have a strange feeling
Garip bir hissim var
duygu
yoğun bir heyecan durumu
Anger is a strong feeling
Öfke güçlü bir duygudur
duygu
güçlü bir his
Joy is a happy feeling
Neşe mutlu bir duygudur
duygu
güçlü bir duygu hali
She is full of feeling
O duygu dolu biri
tamam
In scenekabul veya onay belirtmek için kullanılır
Okay, I agree
Tamam, katılıyorum
iyi
In sceneiyi veya kabul edilebilir durumda olan
I am okay
İyiyim
peki
bir cümleye başlamak veya dikkat çekmek için kullanılır
Okay, let's go
Peki, hadi gidelim
bıyık
In scenehayvanların yüzünde bulunan uzun ve sert kıllar
The cat has long whiskers
Kedinin uzun bıyıkları var
ayrılmak
In scenebir yerden başka bir yere gitmek
They left the house early
Evden erkenden ayrıldılar
bırakmak
In scenebir şeyi olduğu yerde tutmak
Leave your coat on the chair
Ceketini sandalyede bırak
bırakmak
birine bir şey devretmek
He left his money to his son
Parasını oğluna bıraktı
izin
bir şey yapma müsaadesi
He asked for leave to visit his family
Ailesini ziyaret etmek için izin istedi
dikkat etmek
In scenebir şeye odaklanarak bakmak veya dinlemek
Please pay attention to the teacher
Lütfen öğretmene dikkat et
dikkat etmek
bir şeye odaklanmak veya önem vermek
Please pay attention to the teacher
Lütfen öğretmene dikkat et
ilişki
In sceneiki kişi veya şey arasındaki bağlantı biçimi
There is a relationship between diet and health
Diyet ve sağlık arasında bir ilişki vardır
ilişki
iki kişi arasındaki yakın bağ
They have a good relationship
Onların iyi bir ilişkisi var
ilişki
iki kişi arasındaki duygusal veya romantik bağ
They have a strong relationship
Güçlü bir ilişkileri var
iş
In scenepara kazanmak için yapılan çalışma
I have a new job
Yeni bir işim var
operasyon
vücudu değiştirmek için yapılan tıbbi müdahale
She had a nose job
Burun ameliyatı oldu
görev
yapılması gereken bir iş parçası
Your job is to clean the room
Senin görevin odayı temizlemek
duymak
In scenekulakla sesleri algılamak
I hear a noise
Bir ses duyuyorum
söylemek
bir şeyi dile getirmek veya ifade etmek
Hear me clearly
Bunu açıkça söylüyorum
kulak
başın yan tarafında bulunan ve duymamızı sağlayan organ
I hear with my ears
Kulaklarımla duyarım
duymak
bir haberi veya bilgiyi başkasından öğrenmek
I heard that they are moving
Onların taşınacağını duydum
yanlış duymak
bir sesi doğru olmayan bir şekilde işitmek
I think I heard you wrong
Sanırım seni yanlış duydum
Kocaayak
In sceneormanlarda yaşadığı söylenen, büyük ve tüylü, insana benzeyen yaratık
Some people believe in Bigfoot
Bazı insanlar Kocaayak'a inanır
kocaayak
ormanlarda yaşadığı söylenen büyük tüylü insansı yaratık
Some people claim they saw Bigfoot
Bazı insanlar Kocaayak'ı gördüklerini iddia ediyor
haykırmak
In scenebir şeyi yüksek sesle ve aniden söylemek
He exclaimed in surprise
Şaşkınlıkla haykırdı
aslında
In scenebir durumu düzeltmek veya ekleme yapmak için kullanılır
I thought he was American, but actually he is British
Onun Amerikalı olduğunu sanıyordum ama aslında İngiliz
gerçekten
In scenebir şeyin doğru veya gerçek olduğunu vurgulamak için kullanılır
Did he actually say that
Bunu gerçekten söyledi mi
zeki
In sceneakıllı veya öğrenmeye yatkın
She is a bright student
O zeki bir öğrencidir
umut verici
geleceği iyi olan ve umut vadeden
The student has a bright future
Öğrencinin parlak bir geleceği var
parlak
çok ışık veren veya yansıtan
The sun is very bright today
Güneş bugün çok parlak
akıllıca olmayan
iyi bir yargı göstermeyen
That was not a bright idea
Bu akıllıca bir fikir değildi
kutsal
In sceneTanrı veya din ile ilgili olan
This is a holy place
Burası kutsal bir yer
aman
öfke veya şaşkınlık belirtmek için kullanılır
Holy cow, look at that
Vay canına, şuna bak
bilgisayar
In sceneveri işlemek için kullanılan elektronik cihaz
I use a computer for work
İş için bilgisayar kullanıyorum
bilgisayar
veri işleyen elektronik makine
I use my computer every day
Bilgisayarımı her gün kullanıyorum
bilişim cihazı
programları çalıştıran veri işleme makinesi
This computer runs many programs
Bu bilişim cihazı birçok programı çalıştırıyor
kesinlikle
In scenehiçbir şüphe olmadan
I will definitely come
Kesinlikle geleceğim
gelişmiş
In scenekarmaşık ve rafine olan
This is a sophisticated system
Bu gelişmiş bir sistem
seçkin
iyi zevklere ve kültüre sahip olan
He has a sophisticated taste in art
Sanatta seçkin bir zevki var
gelişmiş
tasarımı açısından ileri düzeyde veya ayrıntılı
The device uses sophisticated software
Cihaz gelişmiş yazılım kullanıyor
sofistike
ince zevkleri ve bilgisi olan kişi
She is a very sophisticated person
O çok sofistike bir insan
gözyaşı
In scenegözden akan tuzlu sıvı damlası
A single tear fell
Tek bir gözyaşı damlası düştü
yırtmak
bir şeyi parçalara ayırmak
I tore my shirt
Gömleğimi yırttım
yıkmak
birini duygusal olarak çok üzmek
This news will tear him apart
Bu haber onu yıkacak
hızla gitmek
bir yerden çok süratli geçmek
He tore down the street
Sokakta hızla ilerledi
övünmek
In scenebir şeyle gurur duyduğunu belirterek söylemek
He likes to boast about his car
Arabasıyla övünmeyi sever
boast vuruşu
squash oyununda topun rakip alana gitmeden önce yan duvara çarptığı vuruş
He played a boast
O bir boast vuruşu yaptı
kaldırmak
In scenebir şeyi yukarı doğru hareket ettirmek
Please raise your hand
Lütfen elinizi kaldırın
yetiştirmek
bir çocuğu yetişkin olana kadar bakıp büyütmek
She raised three children alone
Üç çocuğunu tek başına yetiştirdi
gündeme getirmek
bir konu hakkında konuşmaya başlamak
She raised a new point
Yeni bir konu gündeme getirdi
toplamak
belirli bir miktar para biriktirmek
They raised money for charity
Yardım için para topladılar
nüfus sayımı
In scenebir ülkedeki insanların resmi olarak sayılması
The government conducts a census every ten years
Hükümet on yılda bir nüfus sayımı yapar
başka
In scenebelirtilenlerin dışında veya ek olarak
Who else is coming?
Başka kim geliyor?
başka
In scenefarklı bir kişi veya şey
I want to go somewhere else
Başka bir yere gitmek istiyorum
başka türlü
farklı bir biçimde
How else can I do this
Bunu başka türlü nasıl yapabilirim
varmak
In scenebir yere ulaşmak
When did you get home?
Eve ne zaman vardın?
olmak
In scenebelirli bir duruma gelmek
It is getting cold
Hava soğuyor
almak
In scenebir şeyi elde etmek
I got a letter today
Bugün bir mektup aldım
anlamak
bir şeyi kavramak
I don't get it
Bunu anlamıyorum
buluşmak
In scenebir yerde bir araya gelmek
Let's meet at the park
Parkta buluşalım
benzemek
bir şeye benzer olmak
His words meet his actions
Sözleri davranışlarına benziyor
karşılamak
bir gereksinimi yerine getirmek
We must meet the requirements
Gereksinimleri karşılamalıyız
Buluşmak
Birisiyle veya bir şeyle bir araya gelmek
Let us meet at the park tomorrow
Yarın parkta buluşalım
tanışmak
biriyle ilk defa bir araya gelmek
I want you to meet my friend
Arkadaşımla tanışmanı istiyorum
görünmek
gözle görülür veya fark edilir olmak
A strange scene met my eyes
Gözüme garip bir manzara göründü
birleşmek
bir araya gelip bütün oluşturmak
The two rivers meet here
İki nehir burada birleşiyor
müsabaka
insanların spor dallarında yarıştığı etkinlik
The swimming meet was exciting
Yüzme müsabakası heyecan vericiydi
buluşmak
bir yerde bir araya gelmek
We will meet at the park
Parkta buluşacağız
toplantı
insanların konuşmak veya çalışmak için bir araya geldiği planlı etkinlik
We have a business meet today
Bugün bir iş toplantımız var
meydana gelmek
bir şeyin vuku bulması veya ortaya çıkması
New challenges met him
Karşısına yeni zorluklar meydana geldi
karşılamak
bir ihtiyacı veya gerekliliği gidermek
This solution meets all requirements
Bu çözüm tüm gereksinimleri karşılıyor
inanılmaz
In scenenormal sınırların çok ötesinde
His energy level is off the charts
Enerji seviyesi inanılmaz yüksek
tavan yapmış
normalin veya beklenenin çok üzerinde olan
His sales numbers are off the charts
Satış rakamları tavan yapmış durumda
durdurmak
In scenebir eyleme son vermek
Stop talking
Konuşmayı bırak
dur
birine durması için söylenen söz
Stop!
Dur!
durak
otobüs veya trenin durduğu yer
Where is the bus stop
Otobüs durağı nerede
durdurmak
bir şeyin gerçekleşmesini engellemek
We must stop the spread of the virus
Virüsün yayılmasını durdurmalıyız
durdurmak
bir şeyin devam etmesini engellemek
Please stop the noise
Lütfen gürültüyü durdur
bitirmek
bir eylemi sona erdirmek
We have to stop our work
İşimizi bitirmek zorundayız
durmak
hareketin veya işin sona ermesi
You should stop here
Burada durmalısın
durak
otobüs veya trenin yolcu aldığı yer
Wait for me at the bus stop
Beni otobüs durağında bekle
son durak
yolculuğun sona erdiği yer
This is the final stop
Burası son durak
dışarı
In scenebir bina veya odanın dışında olan
Let's go out
Hadi dışarı çıkalım
açığa çıkarmak
In scenegizli bir şeyi bilinir hale getirmek
The truth came out
Gerçek ortaya çıktı
tamamlamak
bir eylemin başarıyla bittiğini gösterir
I worked it out
Bunu hallettim
dışarı çıkarmak
bir şeyi içeriden dışarıya almak
Take out the trash
Çöpü dışarı çıkar
altı
In scene6 sayısı
I have six apples
Altı elmam var
yol
In scenearaçlar için yapılmış uzun ve sert zemin
The road is long
Yol uzun
yol
araçların ve insanların seyahat ettiği döşeli geçit
The road is very long
Yol çok uzun
yol
ilerideki bir zaman veya durum
We have a long road ahead of us
Önümüzde uzun bir yol var
teklif etmek
In scenebirine cinsel ilişki teklif etmek
He tried to proposition her
Ona cinsel teklifte bulundu
teklif
öne sürülen bir plan veya hareket tarzı
He made an interesting proposition
İlginç bir teklifte bulundu
yaklaşık olarak
In scenetam olarak değil; yaklaşık
It takes roughly ten minutes
Yaklaşık on dakika sürer
sertçe
şiddetli veya agresif bir şekilde
He pushed her roughly
Onu sertçe itti
özel
In scenebir kişiye veya gruba ait olan
This is a private room
Bu özel bir oda
dürtmek
In scenesivri bir nesneyle itmek
The farmer poked the animal
Çiftçi hayvanı dürttü
saplamak
sivri bir şeyi bir şeye batırmak
He poked a hole in the paper
Kağıda bir delik açtı
dürtmek
parmakla hafifçe itmek
She poked him in the arm
Kolunu dürttü
dışarı çıkarmak
bir şeyi bir yerin dışına itmek veya uzatmak
His head poked out of the window
Kafası pencereden dışarı çıktı
dürtmek
parmağınızla veya sivri bir cisimle hafifçe itmek
He poked me with his finger
Beni parmağıyla dürttü
öğle yemeği
In scenegün ortasında yenilen yemek
I have lunch at noon
Öğle yemeğini öğlen yerim
öğle yemeği
günün ortasında yenen yemek
I had a salad for lunch
Öğle yemeğinde salata yedim
yaş
In scenebir kişinin yaşadığı süre
Age is just a number
Yaş sadece bir sayıdır
çağ
belirli özelliklerle tanınan zaman dilimi
We live in the digital age
Dijital çağda yaşıyoruz
yaşlanmak
daha yaşlı hale gelmek
Everyone ages
Herkes yaşlanır
yaşlanmak
zaman geçtikçe daha yaşlı hale gelmek
People age as time passes
İnsanlar zaman geçtikçe yaşlanır
sararak çekmek
In scenesarmalı bir hareketle bir şeyi kendine çekmek
He reeled in a large fish
Büyük bir balığı sararak çekti
makara
ip tel veya film sarmaya yarayan silindir
She bought a reel of thread
Bir makara iplik aldı
sendelemek
dengesiz veya şaşkın hissetmek
He began to reel after the blow
Darbeden sonra sendelemeye başladı
sarsılmak
çok şaşırmak veya kötü bir haberden dolayı etkilenmek
She is reeling from the bad news
Kötü haberlerden dolayı sarsılmış durumda
bazen
In scenebazı zamanlar, her zaman değil
Sometimes I wake up early
Bazen erken uyanırım
muhtaç
In scenebaşka seçeneği kalmadığı için çok isteyen
They were desperate for help
Yardıma çok muhtaçlardı
çaresiz
umudunu yitirmiş
He felt desperate after the accident
Kazadan sonra kendini çaresiz hissetti
üst kat
In scenezemin katın üzerindeki kat
My bedroom is upstairs
Yatak odam üst katta
bulmak
In scenebir şeyi görmek veya yerini tespit etmek
I found my keys
Anahtarlarımı buldum
bulmak
biri veya bir şey hakkında fikir sahibi olmak
I find it easy
Onu kolay buluyorum
hükmetmek
mahkemede resmen bir karara varmak
The jury found him guilty
Jüri onun suçlu olduğuna hükmetti
yanıt
bir soruya verilen cevap
What is your find to the question
Soruya verdiğin yanıt nedir
çok
In sceneçok anlamında kullanılan gayriresmi kelime
That's mucho better
Bu çok daha iyi
dokuz
In scene9 sayısı
I have nine apples
Dokuz elmam var
sigara içme
In scenetütün dumanını soluma eylemi
Smoking is forbidden here
Burada sigara içmek yasaktır
çok çekici
çok çekici veya seksi (argo)
She looks smoking in that dress
O elbisenin içinde çok çekici görünüyor
karsinom
In scenehücrelerin anormal şekilde büyüdüğü tehlikeli bir hastalık
The doctor diagnosed it as a carcinoma
Doktor bunun bir karsinom olduğunu teşhis etti
belki
In scenebelirsizlik ifade etmek için kullanılır
Maybe it will rain
Belki yağmur yağar
ihtimal
gerçekleşebilecek veya doğru olabilecek durum
It is a maybe
Bu bir ihtimal
belki
muhtemelen
Maybe he is late
Belki geç kalmıştır
çınlamak
In sceneyüksek ve metalik bir ses çıkarmak
The bell began to clang
Zil çınlamaya başladı
balık
In scenesuda yaşayan bir canlı
The fish is swimming
Balık yüzüyor
balık tutmak
balık yakalamaya çalışmak
He likes to fish
Balık tutmayı sever
dağlı
In sceneuzak kırsal bölgelerde yaşayan kişi
He is a real hillbilly
O gerçek bir dağlı
çözümler
In scenebir problemi çözme yolu
We need to find solutions to this problem
Bu probleme çözümler bulmamız gerekiyor
mesaj
In scenebirine gönderilen bilgi veya ileti
I sent you a message
Sana bir mesaj gönderdim
mesaj atmak
birine bilgi iletmek
I will message him later
Ona daha sonra mesaj atacağım
mesaj
birine iletilen haber veya bilgi
She left a message for you
Sana bir mesaj bıraktı
kısa mesaj
telefona yazılı olarak gönderilen metin
He sent a message by phone
Telefondan bir mesaj gönderdi
niyetinde olmak
In scenene yapmayı planladığını ifade etmek için kullanılır
I am going to study
Ders çalışacağım
gitmek
In scenebir yerden başka bir yere hareket etmek
I go to school every day
Her gün okula giderim
gitmek
belirli bir yöne doğru hareket etmek
I go to school
Okula giderim
favori
belirli bir amaç için en sık kullanılan
This is my go-to coffee shop
Burası benim favori kahvecim
uyumaya gitmek
geçici olarak bir yerde uyumak
I go to sleep at ten
Saat onda uyumaya giderim
bozulmak
bir şeyin niteliğinin veya durumunun kötüleşmesi
This building will go to ruin soon
Bu bina yakında harap olacak
gitmek
belirli bir yöne doğru hareket etmek
We will go to the park later
Daha sonra parka gideceğiz
niyetlenmek
bir eylemi yapmayı planlamak
I am going to call him tomorrow
Yarın onu aramayı planlıyorum
başvurulacak
yardım için danışılan kişi veya kaynak
She is my go to person for advice
Tavsiye için başvurduğum kişi odur
incelemek
bir şeyin doğru veya kabul edilebilir olup olmadığını anlamak için ona bakmak
Please go to the file to check for any mistakes
Hata olup olmadığını kontrol etmek için lütfen dosyayı inceleyin
tercih edilen
en sık başvurulan kişi veya şey
This is my go-to place for coffee
Burası kahve için tercih ettiğim yer
başvuru kaynağı
yardım almak için güvenilen kişi veya şey
She is my go to person for advice
O benim tavsiye için başvurduğum kişidir
gitmek
bir yere varmak veya bir etkinliğe katılmak
We go to school every morning
Her sabah okula gideriz
gitmek
bir yere bir amaçla gitmek
I go to school every day
Her gün okula giderim
göstermek
bir şeyin doğru olduğunu kanıtlamak veya ortaya koymak
This goes to show that hard work pays off
Bu çok çalışmanın karşılığını verdiğini gösteriyor
ilk tercih
birinin en sık kullandığı veya seçtiği şey ya da kişi
Pizza is my go-to meal on Fridays
Pizza cumaları ilk tercihim olan yemektir
etki etmek
zihin veya davranış üzerinde bir etkisi olmak
The noise went to his head
Gürültü zihnini etkiledi
gönderilmek
birine iletilmek veya teslim edilmek
The prize goes to her
Ödül ona gönderiliyor
düşünmek
zihnini bir şeye odaklamak
I will go to that idea later
O fikri sonra düşüneceğim
vermek
birine bir şey sunmak
All profits go to charity
Tüm kâr hayır kurumuna veriliyor
olmak
bir olayın meydana gelmesi
I wonder what goes to happen
Ne olacağını merak ediyorum
niyetlenmek
bir şeyi yapmayı planlamak
I go to write a letter
Mektup yazmaya niyetleniyorum
gitmek
bir yere doğru hareket etmek
I go to school every day
Her gün okula gidiyorum
yönelmek
bir yerin istikametine doğru ilerlemek
She went to the window
Pencereye yöneldi
ilerlemek
bir yöne doğru hareket etmek
They went to the station
İstasyona doğru ilerlediler
gerekmek
bir şeyin yapılmasına ihtiyaç duymak
You go to be careful
Dikkatli olman gerekir
elde etmeye çalışmak
bir şeyi satın almaya veya almaya gayret etmek
I will go to get some milk
Biraz süt almaya çalışacağım
planlamak
bir şeyi yapmayı tasarlamak
I go to study hard
Sıkı çalışmayı planlıyorum
geçmek
bir sonraki aşamaya ilerlemek
Let us go to the next topic
Bir sonraki konuya geçelim
uzanmak
bir noktaya kadar devam etmek
The road goes to the sea
Yol denize uzanıyor
seyahat etmek
bir yere yolculuk yapmak
They go to Paris every year
Her yıl Paris'e seyahat ederler
ziyaret etmek
birini veya bir yeri görmek için oraya gitmek
I will go to my friend
Arkadaşımı ziyaret edeceğim
gerçekleşecek
gelecekte olması planlanan durum
It is going to rain today
Bugün yağmur yağacak
oynamak
In sceneeğlenmek için bir şeyler yapmak
The children play in the garden
Çocuklar bahçede oynuyor
rol yapmak
bir filmde veya oyunda rol üstlenmek
He plays a doctor in the movie
Filmde bir doktoru canlandırıyor
çalmak
bir cihazdan veya enstrümandan müzik sesi çıkarmak
Can you play a song
Bir şarkı çalabilir misin
oynamak
bir durumu belirli bir şekilde yönetmek
You should play it safe
Garanti oynamalısın
bourbon
In scenemısırdan yapılan bir Amerikan viski türü
He drinks bourbon with ice
O, bourbonu buzla içer
inanmak
In scenebir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I believe you
Sana inanıyorum
birleşim
In scenefarklı şeylerin karışımı
This is a great combination of flavors
Bu harika bir lezzet birleşimi
şifre
bir kilidi açmak için kullanılan sayı dizisi
I forgot the combination
Şifreyi unuttum
kombinasyon
bir araya getirilmiş hareketler dizisi
The dancer performed a difficult combination
Dansçı zor bir kombinasyon sergiledi
ana fikir
In scenesavunulan temel düşünce veya argüman
I see your point
Ne demek istediğini anlıyorum
işaret etmek
bir şeyi veya yönü göstermek
He pointed to the door
Kapıyı işaret etti
an
bir süreçteki belirli bir zaman veya aşama
At this point we can stop
Bu noktada durabiliriz
uç
keskin veya sivri olan uç kısım
The point of the pencil is sharp
Kalemin ucu sivri
vay
In sceneşaşkınlık veya hayranlık belirten ünlem
Whoa, look at that!
Vay, şuna bak!
tahıl
In scenegıda olarak kullanılan bitkilerin küçük sert tohumu
Rice is a type of grain
Pirinç bir tahıl türüdür
doku
ahşaptaki liflerin yönü veya bir malzemedeki desen
Cut the wood with the grain
Ahşabı damarları yönünde kesin
lütfen
In scenenazik bir ricada bulunurken kullanılan kelime
Please come here
Lütfen buraya gel
memnun etmek
birini mutlu etmek
I want to please my parents
Ailemi memnun etmek istiyorum
anlaşıldı
telsiz mesajını almak ve kavramak
Please the transmission
İletiyi anladım
istediğini yapmak
birinin kendi keyfine göre hareket etmesi
You can do as you please
İstediğini yapabilirsin
lütfen
nazik bir ricada bulunmak için kullanılır
Please help me
Lütfen bana yardım et
lütfen
bir ricayı daha nazik hale getirmek için kullanılır
Close the door please
Lütfen kapıyı kapat
lütfen
nazik bir şekilde bir şey istemek için kullanılır
Please wait here
Lütfen burada bekle
lütfen
birinden kibarca bir şey talep etmek için kullanılır
Please listen to me
Lütfen beni dinle
memnun etmek
birini mutlu veya tatmin etmek
It is hard to please everyone
Herkesi memnun etmek zordur
ev
In sceneinsanların yaşadığı bina
I live in a big house
Büyük bir evde yaşıyorum
bakmak
In scenegözleri bir yöne çevirmek
Please look at me
Lütfen bana bak
ele almak
bir konuyu değerlendirmek
We must look at this plan
Bu planı ele almalıyız
seyretmek
bir şeyi dikkatle izlemek
They look at the stars
Yıldızları seyrediyorlar
incelemek
detaylıca gözlemlemek
I looked at the painting
Resim tablosunu inceledim
bakmak
birini veya bir şeyi görmek için gözlerini ona çevirmek
Look at that bird
Şu kuşa bak
incelemek
bir şeyi dikkatlice araştırmak veya düşünmek
I need to look at the documents
Belgeleri incelemem gerekiyor
bakmak
bir şeyi görmek için gözlerini ona çevirmek
Look at the painting
Tabloya bak