

Modern Family — Season 5 Episode 17
Words & meanings
656 words
CEFR level
tüccar
In scenemal alıp satan kişi
The merchant sells spices
Tüccar baharatlar satıyor
tamamen
In scenetam olarak veya bütünüyle
I fully agree with you
Sana tamamen katılıyorum
umutla
umutlu bir şekilde
He fully expects to succeed
Başarıyı umutla bekliyor
dayalı
In scenebir şeye temas eden veya yaslanmış durumda olan
He leaned against the wall
Duvara yaslandı
karşı
bir görüşe veya plana karşı olma durumu
He is against the plan
O bu plana karşı
karşı
bir şeye veya birine muhalif olma durumu
He is against the new plan
O yeni plana karşı
aykırı
bir duruma veya fikre zıt olan
It is against the rules
Bu kurallara aykırı
atkı
In sceneboyna takılan kumaş parçası
I wear a scarf in winter
Kışın atkı takarım
kafa
In scenebeyni içeren vücudun üst kısmı
He touched his dome
Kafasına dokundu
kubbe
yuvarlak çatı veya tavan
The church has a gold dome
Kilisenin altın bir kubbesi var
tercih etmek
In scenebir şeyi diğerinden daha çok istemek veya seçmek
I would rather stay home
Evde kalmayı tercih ederim
tercih etmek
bir şeyi diğerine tercih etmek için kullanılır
I would rather stay home
Evde kalmayı tercih ederim
oldukça
orta derecede
It is rather cold today
Bugün hava oldukça soğuk
çiçekçi kız
düğünlerde çiçek taşıyan küçük kız
The flower girl walked down the aisle
Çiçekçi kız koridorda yürüdü
Çiçekçi kız
Düğünde çiçek taşıyan küçük kız
The flower girl smiled at the guests
Çiçekçi kız konuklara gülümsedi
bacak
In sceneyürümek için kullanılan vücut bölümü
My leg hurts
Bacağım ağrıyor
etap
uzun bir yolculuğun veya etkinliğin bir bölümü
This is the final leg of the trip
Bu yolculuğun son etabı
daha soğuk
In scenedüşük sıcaklığa sahip
Today is colder than yesterday
Bugün dünden daha soğuk
film yapımı
In scenefilm üretme işi
Filmmaking is his passion
Film yapımı onun tutkusu
umutsuz
In sceneumut veya teselli vermeyen
The future looks bleak
Gelecek umutsuz görünüyor
göz göze gelmek
doğrudan birbirinin gözlerine bakmak
We locked eyes across the room
Odanın karşısında göz göze geldik
birlik
In scenedaha büyük bir yapının parçası olan küçük grup
The special unit moved out
Özel birlik harekete geçti
birim
bir grubun parçası olan tek bir şey veya kişi
Each unit costs ten dollars
Her birim on dolar
birim
ölçüm için standart olarak kullanılan sabit miktar
Meter is a unit of length
Metre bir uzunluk birimidir
domuz pastırması
In scenetuzlanmış veya tütsülenmiş domuz eti
I eat bacon for breakfast
Kahvaltıda domuz pastırması yerim
hadi
birini bir şeyi yapmaya teşvik etmek
Come on, you can do it
Hadi, yapabilirsin
üstüne gitmek
çok baskıcı veya aşırı davranmak
Don't come on so strong
Çok üstüme gelme
hadi canım
inanmamayı veya karşı çıkmayı ifade etmek
Come on, that is not true
Hadi canım, bu doğru değil
çalışmaya başlamak
devreye girmek veya çalışmaya başlamak
The lights come on at night
Işıklar gece yanar
hadi ama
öfke veya hayal kırıklığını ifade eden söz
Come on, stop wasting my time
Hadi ama, zamanımı boşa harcamayı bırak
araştırma
In scenebir şeyi veya konuyu inceleme eylemi
The exploration of the data took a long time
Verilerin incelenmesi uzun zaman aldı
pas geçmek
bir şeye katılmamaya karar vermek
I will pass on the offer
Teklifi pas geçeceğim
vefat etmek
hayatını kaybetmek
He passed on last night
Dün gece vefat etti
uzatmak
bir şeyi birine vermek
Please pass on the water
Lütfen suyu uzatın
iletmek
bir şeyi başkasına aktarmak
I will pass on the message
Mesajı ileteceğim
tamam mı
karşıdaki kişinin anlayıp anlamadığını kontrol etme
You understand right now
Anladın tamam mı
hemen şimdi
tam olarak bu anda
I must go right now
Hemen şimdi gitmem gerekiyor
şu an
içinde bulunulan zaman dilimi
Right now is the best time
Şu an en iyi zaman
şu anda
içinde bulunulan an
I am busy right now
Şu anda meşgulüm
biliyorsun
In scenedinleyicinin anladığını teyit etmek için kullanılır
It is hard, you know
Zor, biliyorsun
bilmek
In scenebilgi sahibi olmak
I know the answer
Cevabı biliyorum
tanımak
birini şahsen tanımak
I know him very well
Onu çok iyi tanıyorum
biliyorsun
dinleyicinin anladığından emin olmak veya konuşurken duraksamak için kullanılan söz
It is a nice car, you know, very fast
Güzel bir araba, biliyorsun, çok hızlı
şaşkın
In scenesakar veya aptalca davranan kişi
He is such a goober
O tam bir şaşkın
şaşkın
aptalca veya çocukça davranan kişi
He is such a goober sometimes
O bazen tam bir şaşkın
kültür
In scenebir grubun paylaştığı gelenekler ve inanışlar
Every country has its own culture
Her ülkenin kendi kültürü vardır
davet etmek
In scenebirini gelmeye veya katılmaya çağırmak
I will invite him to join us
Onu bize katılmaya davet edeceğim
davet etmek
birini bir yere veya etkinliğe çağırmak
I will invite my friends to the party
Arkadaşlarımı partiye davet edeceğim
davet etmek
insanların gelmesini veya katılmasını sağlamak
The smell of food invites us to eat
Yemek kokusu bizi yemeye davet ediyor
davet etmek
birini bir etkinliğe gelmesi için çağırmak
I will invite my friends to the party
Arkadaşlarımı partiye davet edeceğim
yer
In scenebelirli bir alan veya nokta
This is a nice spot for a picnic
Burası piknik için güzel bir yer
az miktar
In scenebir şeyin az miktarı
I would like a spot of tea
Biraz çay alabilir miyim
fark etmek
birini veya bir şeyi görmek veya fark etmek
I spotted him in the crowd
Onu kalabalığın içinde fark ettim
zaaf
bir şeye duyulan özel sevgi
She has a soft spot for cats
Kedilere karşı bir zaafı var
ilk
In scenezaman veya sıra bakımından diğerlerinden önce gelen
This is my first car
Bu benim ilk arabam
bak
In scenebirinin dikkatini çekmek için kullanılır
Look, we are late
Bak, geç kaldık
görünmek
belirli bir şekilde görünmek
You look happy
Mutlu görünüyorsun
görünüş
birinin dış görünüşü veya çekiciliği
I like her look
Onun görünüşünü seviyorum
bakmak
gözleri bir şeye doğru çevirmek
Look at the bird
Kuşa bak
son kez
diğer hepsinden sonra gelen
This is the last time
Bu son kez
geçen sefer
şu andan hemen önce gerçekleşen
I went there last time
Geçen sefer oraya gittim
geçen sefer
şu andan önceki en yakın zaman
I ate sushi last time
Geçen sefer sushi yedim
güzel
In scenegöze hitap eden
That is a nice dress
O güzel bir elbise
iyi
In scenenazik veya dost canlısı
She is a nice person
O iyi bir insan
hoş
In scenekeyifli veya zevkli
We had a nice day
Hoş bir gün geçirdik
saat
In scene60 dakikaya eşit süre
I will be there in one hour
Bir saat içinde orada olacağım
saat
bir günün yirmi dört parçasından biri
We will leave in one hour
Bir saat içinde ayrılacağız
tamam
yeterince iyi veya kabul edilebilir
The meal was all right
Yemek idare ederdi
peki
kesinlikle veya şüphe duymadan
All right, I will come
Peki, geleceğim
tamam
dinleyicinin anladığını kontrol etmek veya ara vermek için kullanılır
All right, let's move on
Tamam, devam edelim
tamam
bir şeyi kabul ettiğini belirtmek için kullanılır
All right I will help you
Tamam sana yardım edeceğim
savaş sonrası
savaştan sonra meydana gelen veya var olan
They lived in a post-war building
Savaş sonrası bir binada yaşıyorlardı
savaş sonrası dönem
bir savaş bittikten sonraki zaman
The economy improved in the post-war period
Savaş sonrası dönemde ekonomi düzeldi
tarih
In scenegeçmiş olayların incelenmesi veya kaydı
I love reading about history
Tarih hakkında okumayı severim
tarih
geçmiş olayların yazılı kaydı
We learn history at school
Okulda tarih dersi görüyoruz
tarihçe
olayların geçmişe dair yazılı anlatımı
The building has a long history
Binanın uzun bir tarihçesi var
buzdolabı
In sceneyiyecekleri saklamak için kullanılan soğutucu cihaz
Put the milk in the fridge
Sütü buzdolabına koy
konuşmak
biriyle konuşmak
I need to speak to you
Seninle konuşmam gerekiyor
yedek
In sceneihtiyaç duyulduğunda kullanılabilecek fazladan şey
I have a backup plan
Bir yedek planım var
inşa etmek
In sceneparçaları bir araya getirerek bir şey yapmak
They build a new house
Yeni bir ev inşa ediyorlar
artmak
In scenebir şeyin zamanla daha büyük veya güçlü hale gelmesi
The excitement began to build
Heyecan artmaya başladı
vücut yapısı
bir kişinin vücudunun şekli ve boyutu
He has a strong build
Güçlü bir vücut yapısı var
sürüm
bir yazılımın veya sistemin belirli bir versiyonu
This is the latest build of the software
Bu yazılımın en son sürümüdür
güzellik salonu
In scenegüzellik hizmetlerinin sunulduğu iş yeri
This salon offers many beauty treatments
Bu güzellik salonu birçok bakım hizmeti sunuyor
salon
Tartışmalar için insanların düzenli olarak toplandığı yer
The salon hosted many writers
Salonda birçok yazar ağırlandı
salon
Güzellik bakımı yapılan yer
She is going to the beauty salon
Güzellik salonuna gidiyor
kuaför
saç kesimi veya bakımı yapılan yer
She went to the salon for a haircut
Saç kesimi için kuaföre gitti
çene
In scenedişleri tutan kemik
He has a strong jaw
Güçlü bir çenesi var
boş konuşmak
uzun süre genellikle kızgın veya sıkıcı bir şekilde konuşmak
Stop jawing and start working
Boş konuşmayı bırak ve çalışmaya başla
çene
yüzün dişleri tutan alt kısmı
He broke his jaw in the accident
Kazada çenesini kırdı
geri dönmek
bir yere veya konuya tekrar gitmek
I went back to the office
Ofise geri döndüm
geri dönmek
eski haline veya konumuna dönmek
Let's get back to work
Hadi işe geri dönelim
ılık
In sceneorta derecede sıcak
The weather is warm today
Bugün hava ılık
sıcakkanlı
nazik ve ilgili
She is a warm person
O sıcakkanlı bir insandır
ısıtmak
bir şeyi sıcak hale getirmek
I need to warm the milk
Sütü ısıtmam gerekiyor
dikkate alarak
In scenebir karar verirken belirli bir durumu göz önüne almak
Considering the rain we stayed home
Yağmuru dikkate alarak evde kaldık
düşünmek
bir şeyi dikkatlice düşünmek
I am considering a new job
Yeni bir iş düşünüyorum
en verimli dönem
In scenebir kişinin hayatındaki en başarılı veya üretken olduğu dönem
The athlete is in his prime
Sporcu en verimli döneminde
birinci sınıf
en yüksek kaliteye sahip olan
This is prime beef
Bu birinci sınıf bir et
başlıca
en önemli veya temel olan
Safety is our prime concern
Güvenlik bizim başlıca endişemizdir
hazır
bir şeye tamamen hazırlanmış olan
They are prime for success
Başarıya tam olarak hazırlar
kafa karıştırıcı
In sceneanlaşılması zor
The instructions are confusing
Talimatlar kafa karıştırıcı
neredeyse hiç
In sceneçok az veya neredeyse hiç
I can hardly hear you
Seni neredeyse hiç duyamıyorum
tuhaf
In scenealışılmadık veya garip
This is a weird smell
Bu tuhaf bir koku
garip hissettirmek
birine kendini garip veya rahatsız hissettirmek
He weirded me out
Beni garip hissettirdi
mengene
In scenebir nesneyi sıkıca tutan iki çeneli alet
He clamped the wood in the vise
Tahtayı mengeneye sıkıştırdı
yapacak
In scenegeleceğe dair bir plan veya tahmini ifade etmek için kullanılır
I'm gonna call you
Seni arayacağım
gömlek
In scenevücudun üst kısmına giyilen giysi
He is wearing a white shirt
O beyaz bir gömlek giyiyor
dinmek
şiddetinin veya gücünün azalması
The rain finally let up
Yağmur sonunda dindi
olmak
In scenemeydana gelmek veya gerçekleşmek
What happened?
Ne oldu?
meydana gelmek
bir şeyin gerçekleşmesi
Something strange happened
Tuhaf bir şey oldu
başına gelmek
bir olayın birinin başına gelmesi
That happened to my friend
Bu arkadaşımın başına geldi
ayaklar
In scenevücudun üzerinde durulan kısımları
My feet are cold
Ayaklarım soğuk
fit
12 inç değerindeki uzunluk ölçü birimi
The wall is ten feet high
Duvar on fit yüksekliğinde
fit
12 inç uzunluğa eşit ölçü birimi
The room is 10 feet wide
Oda 10 fit genişliğindedir
affedersiniz
özür dilemek veya birinin dikkatini çekmek için kullanılan nazik bir ifade
Excuse me, where is the station?
Affedersiniz, istasyon nerede?
-dığı sürece
bir durumun gerçekleştiği müddetçe
You can stay as long as you are quiet
Sessiz olduğun sürece burada kalabilirsin
kadar uzun
bir şeyin devam ettiği süre veya mesafe
The movie was not as long as the book
Film kitap kadar uzun değildi
yeter ki
bir şeyin olması için gereken tek koşul
As long as you try your best it is okay
Yeter ki elinden gelenin en iyisini yap
-mesi şartıyla
bir şeyin gerçekleşmesi için konulan kural
You can borrow it as long as you return it
Geri getirmek şartıyla onu ödünç alabilirsin
üç
In sceneüç sayısı
I have three apples
Üç elmam var
de değil
In sceneolumsuz bir ifadenin başkası için de geçerli olduğunu belirtir
I don't like it. Neither do I
Sevmiyorum. Ben de sevmiyorum
hiçbiri
iki seçenekten hiçbirini değil
Neither book is good
İki kitap da iyi değil
hiçbiri
iki kişiden veya şeyden hiçbiri
Neither of the students is here
Öğrencilerin hiçbiri burada
ikisi de değil
iki durumdan hiçbiri
The box is neither big nor small
Kutu ne büyük ne de küçük
uzağa
In scenebir şeyi başka bir yere taşımak
Put your toys away
Oyuncaklarını kaldır
durmaksızın
durmadan veya ara vermeden
He was working away
Durmadan çalışıyordu
uzakta
buranın uzağında
The city is far away
Şehir çok uzakta
ele vermek
gizli bir şeyi ortaya çıkarmak
Do not give the secret away
Sırrı ağzından kaçırma
yaşamak
In scenehayatta olmak
I want to live
Yaşamak istiyorum
canlı
çalışan veya aktif olan
The show is live
Program canlı
yaşamak
belli bir hayat sürmek veya deneyimlemek
He lives a happy life
O mutlu bir hayat yaşıyor
yaşamak
bir yerde ikamet etmek
I live in Ankara
Ankara'da yaşıyorum
sıradan insan
özel bir niteliği olmayan kişi
He is just a normal person
O sadece sıradan bir insan
hoş
In scenemutluluk veya haz veren
That is a sweet gesture
Bu çok hoş bir davranış
tatlı
In sceneşeker tadında olan
This apple is very sweet
Bu elma çok tatlı
süper
şaşkınlık veya heyecan belirtmek için kullanılır
Sweet! I got the tickets
Süper! Biletleri aldım
tatlım
sevilen birine hitap ederken kullanılan isim
Goodnight, sweet
İyi geceler, tatlım
davetkar
In sceneinsanı içeri girmeye veya katılmaya heveslendiren
The room looked warm and inviting
Oda sıcak ve davetkar görünüyordu
yerçekimi
In scenenesneleri birbirine çeken doğal kuvvet
Gravity keeps us on the ground
Yerçekimi bizi yerde tutar
oluşturmak
In sceneyeni bir şey yapmak veya var etmek
I want to create a new account
Yeni bir hesap oluşturmak istiyorum
denemek
In scenebir şeyi yapmak için çaba sarf etmek
I will try to run
Koşmayı deneyeceğim
denemek
In scenebir şeyin işe yarayıp yaramadığını kontrol etmek
Try this cake
Bu keki dene
yargılamak
bir davayı mahkemede incelemek
The court will try him
Mahkeme onu yargılayacak
eş
In sceneevli kadın
His wife is a doctor
Onun eşi bir doktordur
güzel
In scenebakıldığında hoş görünen
She is a pretty girl
O güzel bir kız
oldukça
In sceneorta derecede
This task is pretty hard
Bu görev oldukça zor
güzel
göze hoş gelen
She is wearing a pretty dress
Çok güzel bir elbise giyiyor
dünya
In scenebelirli bir alan veya varoluş
He lives in his own world
Kendi dünyasında yaşıyor
dünya
In scenecanlı olma ve deneyimlere sahip olma durumu
She brought a new baby into the world
O dünyaya yeni bir bebek getirdi
dünya
üzerinde yaşadığımız gezegen
The world is round
Dünya yuvarlaktır
dünya
insanlarla birlikte yeryüzü
Peace in the world is important
Dünyada barış önemlidir
şampiyon
In scenebir yarışmayı kazanan kişi veya samimi bir hitap şekli
You are a champ
Sen bir şampiyonsun
sabırsızlanmak
bir şeyi yapmak için çok hevesli veya sabırsız olmak
The horses were champing at the bit
Atlar gitmek için sabırsızlanıyordu
harika
In sceneçok etkileyici veya çok iyi
This view is awesome
Bu manzara harika
müthiş
çok yüksek kalitede veya şaşırtıcı derecede iyi
Your performance was awesome
Performansın müthişti
şahane
çok güzel veya hayranlık uyandırıcı
That is an awesome idea
Bu şahane bir fikir
harika
son derece etkileyici veya keyifli
That movie was awesome
O film harikaydı
yol açmak
In scenebir şeyin olmasına neden olmak
The noise gave me a headache
Bu gürültü baş ağrısına yol açtı
vermek
In scenebir şeyi birinin eline ulaştırmak
He gave me his book
O bana kitabını verdi
söylemek
birine bilgi veya cevap iletmek
Please give me your answer
Lütfen bana cevabını söyle
uzun bir yol
iki nokta arasındaki büyük uzaklık
It is a long way to the station
İstasyona uzun bir yol var
önemli mesafe
büyük bir ilerleme veya etki
She has come a long way in her studies
Çalışmalarında önemli bir mesafe katetti
büyük ilerleme
bir konuda kat edilen büyük gelişme
Technology has come a long way
Teknoloji büyük bir ilerleme kaydetti
tırmanmak
In sceneel ve ayakları kullanarak yukarı çıkmak
He climbed the mountain
Dağa tırmandı
tırmanarak inmek
elleri ve ayakları kullanarak aşağı doğru hareket etmek
He climbed down the ladder
Merdivenden aşağı tırmandı
cep
In sceneeşya taşımak için kıyafete dikilmiş küçük torba
I have a coin in my pocket
Cebimde bir bozuk para var
cebe koymak
bir şeyi kendi cebine yerleştirmek
He pocketed the keys
Anahtarları cebine koydu
bahse girmek
In scenebir şeyden çok emin olmak
I bet he is late
Bahse girerim geç kalmıştır
kesinlikle
evet demek veya güçlü bir şekilde onaylamak için kullanılır
Want to go? Bet
Gitmek ister misin? Tabii ki
bahis oynamak
bir oyun veya yarış için para riske atmak
He bet on the red car
Kırmızı arabaya bahis oynadı
bahse girmek
bir sonuç üzerine para yatırmak
I bet ten dollars on the game
Maça on dolar yatırdım
kök
In scenesaç telinin kafa derisine en yakın olan kısmı
She dyed her hair roots
Saç köklerini boyadı
sabitlemek
bir şeyi bir yere sıkıca yerleştirmek
The plant is rooted in the ground
Bitki yere sabitlenmiştir
köken
bir kişinin aile geçmişi veya soyu
She is searching for her roots
Kökenlerini araştırıyor
tutmak
bir takımı veya kişiyi desteklemek
I am rooting for the home team
Ev sahibi takımı tutuyorum
belirli
In scenebelirli bir kişiye veya şeye ait
Is there a particular reason?
Belirli bir sebep var mı?
özellikle
her zamankinden daha fazla veya özellikle
I love music, in particular jazz
Müziği severim, özellikle cazı
beklemek
In scenebir şey olana kadar bir yerde durmak
I will wait here for you
Seni burada bekleyeceğim
aramak
birini telefonla aramak
I will wait you at eight
Seni sekizde arayacağım
hizmet etmek
birine yardım etmek için onun işlerini yapmak
The server waits on the guests
Garson konuklara hizmet eder
lastik
In scenearaç tekerleğinin etrafındaki kauçuk kaplama
I need to change the tire
Lastiği değiştirmem gerekiyor
yormak
birini çok yorgun hissettirmek
Walking all day will tire you
Tüm gün yürümek seni yorar
bıkmak
bir şeyden usanmak veya ilgisini kaybetmek
I never tire of this song
Bu şarkıdan asla bıkmam
yorulmak
dinlenmeye veya uykuya ihtiyaç duymak
I tire easily these days
Bugünlerde çabuk yoruluyorum
benziyor
görünüş olarak benzer olmak
He looks like his father
Babasına benziyor
gibi görünüyor
bir durumun öyle olduğu izlenimini vermek
It looks like it will rain
Yağmur yağacak gibi görünüyor
bozmak
In scenebir içeceğin tadını veya kokusunu kötüleştirmek
Sunlight can skunk the beer
Güneş ışığı birayı bozabilir
kokarca
kötü koku yayan küçük siyah beyaz bir hayvan
The skunk smells very bad
Kokarca çok kötü kokar
tamam
In scenekabul veya onay belirtmek için kullanılır
Okay, I agree
Tamam, katılıyorum
iyi
In sceneiyi veya kabul edilebilir durumda olan
I am okay
İyiyim
peki
bir cümleye başlamak veya dikkat çekmek için kullanılır
Okay, let's go
Peki, hadi gidelim
doğru
In scenegerçek olan veya yanlış olmayan
It is true that she is here
Burada olduğu doğru
dürüst
yalan söylemeyen ve doğru sözlü
He is a true person
O dürüst bir insan
sadık
birine bağlı ve vefalı olan
She is a true friend to me
O benim için sadık bir dost
güvenilir
her zaman beklenen şekilde çalışan
This system is true and effective
Bu sistem güvenilir ve etkili