

Modern Family — Season 9 Episode 11
Words & meanings
634 words
CEFR level
posta kutusu
In scenemektup veya paketlerin alınması veya gönderilmesi için kullanılan kutu
The mail is in the mailbox
Posta, posta kutusunda
vuruş kafesi
beyzbol vuruş pratiği için kullanılan ağla çevrili alan
He spent an hour in the batting cage
Vuruş kafesinde bir saat geçirdi
vuruş kafesi
beyzbol topuna vurma çalışması yapılan çevrili alan
He practiced hitting in the batting cage
Vuruş kafesinde vuruş çalışması yaptı
vuruş çalışma sahası
beyzbol vuruşları için ağlarla çevrilmiş spor tesisi
They opened a new batting cage yesterday
Dün yeni bir vuruş çalışma sahası açtılar
basınç
In scenebir şeye karşı uygulanan itme gücü
The water pressure is high
Su basıncı yüksek
baskı
In scenetaleplerin neden olduğu stres veya endişe hissi
He is under a lot of pressure
Çok fazla baskı altında
vınlayarak geçmek
In sceneses çıkararak hızla hareket etmek
The arrow swooshed past my ear
Ok kulağımın yanından vınlayarak geçti
vınlama sesi
hızla hareket eden bir şeyin çıkardığı hafif ses
I heard the swoosh of the wind
Rüzgarın vınlama sesini duydum
Nike logosu
Nike markasının kavisli tik şeklindeki amblemi
I bought shoes with the swoosh on them
Üzerinde Nike logosu olan ayakkabılar aldım
işlemek
In scenebir şeyi sistematik olarak ele almak
The computer processes the data
Bilgisayar verileri işler
işleme
bir şeyi sistematik olarak ele alma eylemi
Data processing takes time
Veri işleme zaman alır
süreç
bir sonuca ulaşmak için izlenen adımlar dizisi
It is a long process
Bu uzun bir süreç
işlemek
bir bilgiyi zihinde değerlendirmek
I need some time to process the information
Bu bilgiyi işlemek için biraz zamana ihtiyacım var
şeker
In sceneşekerle yapılan küçük ve tatlı yiyecek
Do you want some candy?
Biraz şeker ister misin?
şekerleme
şekerden yapılan tatlı yiyecek
She bought some candy at the store
Mağazadan biraz şekerleme aldı
şekerleme
şeker veya çikolatadan yapılan tatlı yiyecek
I bought some candy at the store
Mağazadan biraz şekerleme aldım
şeker
şekerden yapılmış küçük tatlı parça
She gave me a piece of candy
Bana bir parça şeker verdi
tamam
In scenekabul veya onay belirtmek için kullanılır
Okay, I agree
Tamam, katılıyorum
iyi
In sceneiyi veya kabul edilebilir durumda olan
I am okay
İyiyim
peki
In scenebir cümleye başlamak veya dikkat çekmek için kullanılır
Okay, let's go
Peki, hadi gidelim
saat
In scene60 dakikaya eşit süre
I will be there in one hour
Bir saat içinde orada olacağım
saat
bir günün yirmi dört parçasından biri
We will leave in one hour
Bir saat içinde ayrılacağız
terapi
In scenezihinsel veya fiziksel bir durum için uygulanan tedavi
She goes to therapy once a week
Haftada bir kez terapiye gidiyor
hazırlamak
bir şeyi hazırlamak veya organize etmek
I will make up the guest room
Misafir odasını hazırlayacağım
makyaj
yüzü renklendirmek için kullanılan ürünler
She puts on her make up
Makyajını yapıyor
uydurmak
bir şeyi hayal ederek oluşturmak
He made up a story
Bir hikaye uydurdu
barışmak
tartışmadan sonra tekrar arkadaş olmak
They finally made up
Sonunda barıştılar
karar vermek
bir konuda kesin bir karara varmak
He made up his mind
O kararını verdi
saptırmak
In scenebir şeyin yönünü değiştirmek veya savuşturmak
He deflected the ball with his hand
Topu eliyle saptırdı
kalıcı
In sceneuzun süre veya sonsuza dek süren
This is a permanent job
Bu kalıcı bir iş
saldırgan bir şekilde
In scenegüçlü ve zorlayıcı bir şekilde
He spoke aggressively during the meeting
Toplantı sırasında saldırgan bir şekilde konuştu
bilardo masası
bilardo oynamak için kullanılan masa
He is playing on the pool table
Bilardo masasında oynuyor
ha
In scenekafa karışıklığını veya tekrar isteğini belirtir
Huh? Who is that?
Ha? O kim?
değil mi
karşıdakinin katılıp katılmadığını sormak için kullanılır
It's hot, huh?
Hava sıcak, değil mi?
dikkatli
In scenetehlike veya hatalardan kaçınmak için özen gösteren
Be careful
Dikkatli ol
strateji rehberi
In sceneplanların veya stratejilerin yer aldığı kitap
The team followed the playbook
Takım strateji rehberine uydu
kaldırım
In sceneyol kenarında insanların yürümesi için yapılmış beton yol
Walk on the sidewalk
Kaldırımda yürü
kaldırım
yol kenarındaki yürüyüş yolu
The sidewalk is narrow
Kaldırım dar
ferahlatıcı
In sceneinsanı serinletip canlandıran
A cool drink is refreshing
Soğuk bir içecek ferahlatıcıdır
ferahlatıcı
ferahlık veren veya zinde hissettiren
This drink is very refreshing
Bu içecek çok ferahlatıcı
ferahlatıcı
kişiye serinlik ve enerji veren
This cold lemonade is very refreshing
Bu soğuk limonata çok ferahlatıcı
canlandırıcı
kişiyi dinç ve hoş hissettiren
A short nap is very refreshing
Kısa bir uyku çok canlandırıcıdır
kaliteli zaman
birine tüm dikkati vererek geçirilen zaman
I spend quality time with my family
Ailemle kaliteli zaman geçiriyorum
sohbet
In scenekişiler arasındaki karşılıklı konuşma
We had a long conversation
Uzun bir sohbet ettik
gazete
In scenegazete veya resmî yayın organı
The law was published in the official gazette
Kanun resmî gazetede yayımlandı
hakkında konuşmak
bir konu üzerine konuşmak
We need to talk about the plan
Plan hakkında konuşmamız gerekiyor
ön
In sceneileriye bakan taraf
Sit in the front of the car
Arabanın önünde otur
liderlik etmek
bir grubun veya projenin başında yer almak
He will front the team
Takıma o liderlik edecek
avans vermek
bir bedeli ödenmeden önce birine bir şey sağlamak
Can you front me the money until Friday
Cuma gününe kadar bana avans verebilir misin
hamle
In scenetek bir hareket veya vuruş
He won the game with one stroke
Oyunu tek bir hamleyle kazandı
okşamak
elini bir şeyin üzerinde nazikçe gezdirmek
She stroked the cat
Kediyi okşadı
fırça darbesi
kalem veya fırça ile yapılan tek bir işaret
The artist used a bold stroke
Sanatçı belirgin bir fırça darbesi kullandı
felç
beyne kan akışının durmasıyla oluşan ani rahatsızlık
He suffered a stroke last year
Geçen yıl felç geçirdi
sıkıştırmak
In sceneküçük ve tekrarlanan hareketlerle aşağı doğru bastırmak
He tamped the soil around the plant
Bitkinin etrafındaki toprağı sıkıştırdı
binmek
bir yere veya araca girmek
Get in the car
Arabaya bin
Engel olmak
Birinin yolunu kapatmak
Don't get in my way
Yoluma çıkma
dahil olmak
bir durumun veya faaliyetin parçası olmaya başlamak
I want to get in the game
Oyuna dahil olmak istiyorum
aklına girmek
birinin zihnine veya düşüncelerine yerleşmek
That tune got in my head
O melodi aklıma girdi
birisi
In scenebilinmeyen veya belirtilmemiş bir kişi
Somebody is at the door
Kapıda biri var
biri
bilinmeyen bir kişi
I need somebody to help me
Bana yardım edecek birine ihtiyacım var
önemli biri
önemli veya yüksek statüye sahip kimse
She acts like she is really somebody
Gerçekten önemli biriymiş gibi davranıyor
yetişkin
In scenetamamen büyümüş kişi
He is an adult now
O artık bir yetişkin
yetişkin
tam olarak büyümüş kişi
He is an adult
O bir yetişkin
yetişkin
tam olarak büyümüş insan
She is an adult now
O artık bir yetişkin
tarih
In scenegeçmiş olayların incelenmesi veya kaydı
I love reading about history
Tarih hakkında okumayı severim
tarih
geçmiş olayların yazılı kaydı
We learn history at school
Okulda tarih dersi görüyoruz
tarihçe
olayların geçmişe dair yazılı anlatımı
The building has a long history
Binanın uzun bir tarihçesi var
söylemek
In scenekelimelerle ifade etmek veya konuşmak
What did you say?
Ne söyledin?
söz hakkı
karar verme veya fikir belirtme yetkisi
She has a say in the matter
Konuda onun söz hakkı var
diyelim
bir şeye örnek vermek için kullanılan ifade
Say we meet at noon
Diyelim ki öğlen buluşalım
sözü geçen
daha önce bahsedilmiş olan
The say project is cancelled
Sözü geçen proje iptal edildi
toplantı
In sceneplanlı bir grup toplanması
I have a meeting at ten
Saat onda bir toplantım var
toplantı
insanların bir araya geldiği olay
I have a meeting tomorrow
Yarın bir toplantım var
hiçbir şey
In scenehiçbir miktar veya nesne
There is nothing here
Burada hiçbir şey yok
hiçbir şey
herhangi bir nesnenin olmaması
I have nothing in my hand
Elimde hiçbir şey yok
hiç
geriye kalan bir şeyin yokluğu
There is nothing left
Geriye hiçbir şey kalmadı
hiçbir şey
herhangi bir şeyin bulunmaması
There is nothing in the box
Kutunun içinde hiçbir şey yok
huzursuz
In scenekendisini rahat hissetmeyen
I feel uncomfortable here
Burada huzursuz hissediyorum
rahatsız
fiziksel olarak rahatlık vermeyen
This chair is uncomfortable
Bu sandalye rahatsız
gerçek
In scenehakiki ve doğru olan
This is real gold
Bu gerçek altın
çekici
cinsel olarak çekici olan
She is real
O çekici
gerçekten
çok veya samimi bir şekilde
He is real quiet
O gerçekten sessiz
sade
süslü veya karmaşık olmayan
He prefers a real and simple lifestyle
O sade ve basit bir yaşam tarzını tercih ediyor
tek
In scenesadece bir tane olan
I need a single sheet of paper
Tek bir kağıda ihtiyacım var
tek banknot
bir dolarlık kağıt para
He paid with a single
Tek bir banknotla ödeme yaptı
tek vuruş
beyzbolda vurucunun birinci kaleye ulaşmasını sağlayan vuruş
The player hit a single
Oyuncu tek vuruş yaptı
bekar
evli veya bir ilişkisi olmayan
She is currently single
O şu anda bekar
sevmek
In scenebirine karşı güçlü sevgi ve şefkat duymak
I love my family
Ailemi seviyorum
çok sevmek
bir şeyi veya birini çok fazla sevmek
I love chocolate
Çikolatayı çok severim
çok istemek
bir şeyi çok fazla istemek
I would love a cup of coffee
Bir fincan kahve çok isterdim
sevişmek
cinsel ilişkiye girmek
They made love
Seviştiler
kanalizasyon
In sceneatık suları taşımak için kullanılan yer altı borusu
The sewer is blocked
Kanalizasyon tıkalı
terzi
dikiş diken kişi
She is a skilled sewer
O yetenekli bir terzi
gitmek
belirli bir yöne doğru hareket etmek
I go to school
Okula giderim
niyetinde olmak
ne yapmayı planladığını ifade etmek için kullanılır
I am going to study
Ders çalışacağım
favori
belirli bir amaç için en sık kullanılan
This is my go-to coffee shop
Burası benim favori kahvecim
uyumaya gitmek
geçici olarak bir yerde uyumak
I go to sleep at ten
Saat onda uyumaya giderim
bozulmak
bir şeyin niteliğinin veya durumunun kötüleşmesi
This building will go to ruin soon
Bu bina yakında harap olacak
gitmek
belirli bir yöne doğru hareket etmek
We will go to the park later
Daha sonra parka gideceğiz
niyetlenmek
bir eylemi yapmayı planlamak
I am going to call him tomorrow
Yarın onu aramayı planlıyorum
başvurulacak
yardım için danışılan kişi veya kaynak
She is my go to person for advice
Tavsiye için başvurduğum kişi odur
incelemek
bir şeyin doğru veya kabul edilebilir olup olmadığını anlamak için ona bakmak
Please go to the file to check for any mistakes
Hata olup olmadığını kontrol etmek için lütfen dosyayı inceleyin
tercih edilen
en sık başvurulan kişi veya şey
This is my go-to place for coffee
Burası kahve için tercih ettiğim yer
gitmek
bir yerden başka bir yere hareket etmek
I go to school every day
Her gün okula giderim
karmaşıklaştırmak
In sceneanlaşılmasını veya çözülmesini zor hale getirmek
Don't complicate the problem
Problemi karmaşıklaştırma
karmaşıklaştırmak
bir şeyi daha zor veya anlaşılmaz hale getirmek
Do not complicate the situation
Durumu karmaşıklaştırma
tütün kokulu
tütün kokusu veya tadı veren
He bought a tobacco scented candle
Tütün kokulu bir mum satın aldı
arkasında
In scenebir şeyin arka kısmında
The cat is behind the sofa
Kedi kanepenin arkasında
gerisinde
zaman olarak daha sonra
He is behind schedule
Programın gerisinde kaldı
arkasında
birini desteklemek
We are behind you
Senin arkandayız
popo
vücudun üzerine oturulan arka kısmı
He fell on his behind
Poposunun üzerine düştü
şampiyon
In scenebir yarışmayı kazanan kişi
He is the world champion
O, dünya şampiyonu
savunmak
bir davanın veya fikrin destekçisi olmak
She will champion the cause of education
O eğitim davasını savunacak
iyi
In sceneyüksek kalitede veya tatmin edici
This is a good book
Bu iyi bir kitap
mal
alınıp satılan ürünler
These are luxury goods
Bunlar lüks mallardır
epey
bir miktarı veya dereceyi vurgulayan söz
It took a good ten minutes
Epey bir on dakika sürdü
çocukluk
In sceneçocuk olduğu zamanlar
I had a happy childhood
Mutlu bir çocukluğum vardı
küstah
In scenekaba bir şekilde aşırı özgüvenli
He is too cocky
O çok küstah
saygı
In scenebirine veya bir şeye karşı duyulan yüksek takdir duygusu
I have great respect for her
Ona büyük saygı duyuyorum
yön
bir şeyin belirli bir parçası veya detayı
He is right in this respect
O bu yönden haklı
görüş
bir mesele hakkındaki fikir veya bakış açısı
He has a different respect on this issue
Bu konu hakkında farklı bir görüşü var
gelenek
bir grup veya yerde bir şeyi yapmanın alışılagelmiş yolu
It is a local respect to shake hands
El sıkışmak yerel bir gelenektir
yardım etmek
In scenebirine destek olmak veya yardım sağlamak
Can you help me?
Bana yardım edebilir misin?
yardımcı
In scenebaşkalarına yardım eden kişi
She is a great help
O harika bir yardımcıdır
kendini tutmak
bir şeyi yapmaktan kendini alıkoymak
I couldn't help laughing
Gülmekten kendimi alamadım
azaltmak
bir şeyi daha az miktarda kullanmak
This habit helps to use less water
Bu alışkanlık daha az su kullanmaya yardımcı olur
yönetmelik
In scenebir şeyin nasıl yapılacağını kontrol eden resmi kurallar
The new safety regulation is strict
Yeni güvenlik yönetmeliği katı
düzenleme
neyin yapılıp neyin yapılamayacağına dair resmi talimat
You must follow the new safety regulation
Yeni güvenlik düzenlemesine uymalısınız
yönetmelik
bir şeyin nasıl yapılacağını kontrol eden resmi kurallar
The company follows strict health regulations
Şirket sıkı sağlık yönetmeliklerine uyuyor
belirli
In scenebilinen ancak belirtilmemiş
Certain animals live in the desert
Belirli hayvanlar çölde yaşar
emin
hiç şüphesi olmayan
I am certain that he is right
Onun haklı olduğundan eminim
kesin
gerçekleşmesi kaçınılmaz olan
Success is certain
Başarı kesindir
etkileyici
In scenebaşkalarını etkileyecek şekilde kibar ve kendinden emin
He is a smooth talker
O, etkileyici konuşan biridir
yumuşatmak
bir durumu daha az zor veya gergin hale getirmek
He tried to smooth the situation
Durumu yumuşatmaya çalıştı
pürüzsüz
dokunulduğunda hoş gelen ve düz olan
The surface is very smooth
Yüzey çok pürüzsüz
pürüzsüz
yüzeyinde hiçbir engebe veya pürüz bulunmayan
The surface of the table is smooth
Masanın yüzeyi pürüzsüz
kuduz
In scenekuduz hastalığına yakalanmış
The rabid dog attacked the man
Kuduz köpek adama saldırdı
oo
In sceneşaşkınlık veya haz belirten bir ünlem
Ooh, look at that cake!
Oo, şu pastaya bak!
pit ekibi
yarış arabalarına hızlı bakım sağlayan grup
The pit crew changed the tires in seconds
Pit ekibi lastikleri saniyeler içinde değiştirdi
koymak
In scenebir şeyi bir yere yerleştirmek
Put the book on the table
Kitabı masanın üzerine koy
ifade etmek
bir şeyi belirli bir şekilde söylemek
How should I put this
Bunu nasıl ifade etmeliyim
sokmak
birini zor bir duruma düşürmek
The mistake put him in a difficult situation
Hata onu zor bir duruma soktu
yöneltmek
dikkat veya çabayı bir şey üzerine çevirmek
She put all her energy into the project
Tüm enerjisini projeye yöneltti
mum
In sceneışık vermek için yanan fitilli balmumu çubuk
I lit a candle
Bir mum yaktım
mum
ışık veren fitilli balmumu çubuk
The candle is on the table
Mum masanın üzerinde
ışıkla kontrol etmek
yumurtanın gelişimini görmek için ışığa tutmak
Farmers candle eggs to check for fertility
Çiftçiler döllenmeyi kontrol etmek için yumurtaları ışıkla inceler
teşekkür ederim
minnettarlık göstermek için kullanılan sözler
Thank you for the help
Yardım için teşekkür ederim
teşekkür
bir takdir ifadesi
A big thank you to all
Herkese büyük bir teşekkür
teşekkür ederim
minnettar olduğunuzu belirtmek için kullanılan sözler
Thank you for your help
Yardımın için teşekkür ederim
çizmek
In scenetırnak veya pençe ile yüzeye zarar vermek
Don't scratch the table
Masayı çizme
sıfırdan
hiçbir yardım olmadan en baştan
I built this house from scratch
Bu evi sıfırdan inşa ettim
para
nakit para
He needs some scratch to buy a new car
Yeni bir araba almak için biraz paraya ihtiyacı var
çizip çıkarmak
bir şeyi listeden silmek veya iptal etmek
Please scratch that name from the list
Lütfen o ismi listeden çizip çıkar
yoga
In sceneHindistan kökenli fiziksel ve zihinsel bir uygulama
I do yoga every morning
Her sabah yoga yaparım
kapatmak
In scenebir şeyin çalışmasını durdurmak
Please shut the computer
Bilgisayarı kapat
kapalı
açık olmayan durum
The window is shut
Pencere kapalı
susturmak
birinin konuşmasını engellemek
He tried to shut her
Onu susturmaya çalıştı
tamam
yeterince iyi veya kabul edilebilir
The meal was all right
Yemek idare ederdi
peki
kesinlikle veya şüphe duymadan
All right, I will come
Peki, geleceğim
tamam
dinleyicinin anladığını kontrol etmek veya ara vermek için kullanılır
All right, let's move on
Tamam, devam edelim
tamam
bir şeyi kabul ettiğini belirtmek için kullanılır
All right I will help you
Tamam sana yardım edeceğim
bütün
In scenetamamı veya eksiksiz olan
I read the entire book
Kitabın tamamını okudum
tüm
bir şeyin tamamı
The entire team arrived early
Tüm takım erken geldi
bütün
eksiksiz ve tam olan
She read the entire book
Bütün kitabı okudu
saklambaç
bir kişinin saklandığı ve diğerlerinin onu aradığı bir çocuk oyunu
Let's play hide and seek
Hadi saklambaç oynayalım
saklambaç
saklanıp ebe tarafından bulunmaya çalışılan bir çocuk oyunu
We played hide and seek in the park
Parkta saklambaç oynadık
torun
In sceneçocuğun oğlu
He is my grandson
O benim torunum
erkek torun
oğlunun veya kızının oğlu
My grandson is five years old
Erkek torunum beş yaşında
erkek torun
oğlunuzun veya kızınızın erkek çocuğu
My grandson loves to play soccer
Erkek torunum futbol oynamayı seviyor
erkek torun
oğlunuzun veya kızınızın erkek çocuğu
My grandson is playing in the garden
Erkek torunum bahçede oynuyor
yazmak
In sceneklavye ile yazı yazmak
I am typing an email
Bir e-posta yazıyorum
tür
kategori veya sınıf
What type of music do you like
Ne tür müzik seversin
tip
benzer özelliklere sahip grup
He is a weird type of person
O tuhaf bir tip
gruplandırmak
kan gibi biyolojik örnekleri ayırmak
The doctor typed his blood
Doktor kan grubunu belirledi
kupa
In scenebir yarışmayı kazanma karşılığında verilen ödül
He won a gold trophy
Altın bir kupa kazandı
hasar
In scenebir şeyin değerini veya kullanışlılığını azaltan fiziksel zarar
The storm caused a lot of damage
Fırtına çok fazla hasara yol açtı
hesap
ödenmesi gereken para miktarı
How much is the damage for the meal
Yemeğin hesabı ne kadar
çıkarmak
bir şeyi bir yerden dışarı çekmek veya çıkarmak
He pulled out his phone
Telefonunu çıkardı
başarmak
zor bir işi başarıyla bitirmek
They pulled out a win in the end
Sonunda bir galibiyet elde ettiler
çekilmek
bir etkinlikten ayrılmaya karar vermek
She pulled out of the project
Projeden çekildi
açılır
çekilerek genişletilebilen
This sofa is a pull out bed
Bu kanepe açılır bir yataktır
ayrılmak
bir yerden hareket edip uzaklaşmak
The train started to pull out of the station
Tren istasyondan ayrılmaya başladı
çakmak
In sceneateş yakmaya yarayan küçük alet
He used a lighter to light the candle
Mumu yakmak için çakmak kullandı
aydınlatıcı
ışık veren nesne
This lamp acts as a lighter for the room
Bu lamba oda için aydınlatıcı görevi görüyor
daha hafif
ağırlığı eskisinden az olan
This bag is lighter than the other one
Bu çanta diğerinden daha hafif
daha açık
rengi daha az koyu veya aydınlık olan
This blue shirt is lighter
Bu mavi gömlek daha açık
eşyalar
In scenekişisel eşyalar veya sahip olunanlar
Put your stuff in the car
Eşyalarını arabaya koy
şeyler
In scenegenel olarak nesneler veya eşyalar
I have too much stuff
Çok fazla şeyim var
doldurmak
bir şeyi bir yere sıkıca yerleştirmek
She stuffed the bag
Çantayı doldurdu
beklemek
In scenebir şey olana kadar bir yerde durmak
I will wait here for you
Seni burada bekleyeceğim
aramak
birini telefonla aramak
I will wait you at eight
Seni sekizde arayacağım
hizmet etmek
birine yardım etmek için onun işlerini yapmak
The server waits on the guests
Garson konuklara hizmet eder
aman
In scenebıkkınlık veya yalvarma durumunda kullanılır
Oh, please stop it
Ah, lütfen dur artık
memnun etmek
birini mutlu etmek
I want to please my parents
Ailemi memnun etmek istiyorum
anlaşıldı
telsiz mesajını almak ve kavramak
Please the transmission
İletiyi anladım
kokulu
In scenehoş bir kokusu olan
I love scented candles
Kokulu mumları severim
parfümlü
parfüm eklenmiş
She uses scented soap
Parfümlü sabun kullanıyor
etkilemek
güçlü bir duygu uyandırmak
His words got to me
Sözleri beni etkiledi
varmak
bir yere ulaşmak
How do I get to the station
İstasyona nasıl giderim
zorunda kalmak
bir şeyi yapmakla yükümlü olmak
I get to do the chores
Ev işlerini yapmak zorundayım
şansı olmak
bir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to visit Japan
Japonya'yı ziyaret etme şansım var
fırsat bulmak
bir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to meet the famous actor today
Bugün ünlü oyuncuyla tanışma fırsatı buluyorum
hale gelmek
belirli bir duruma dönüşmek
It will get to be hot soon
Yakında sıcak bir hal alacak
varmak
bir yere ulaşmak
We will get to the hotel soon
Otele yakında varacağız
borcu ödemek
borcu tamamen bitirmek için para vermek
I finally paid off my loan
Kredimi sonunda ödedim
karşılığını almak
çabaların başarılı olması veya değmesi
Hard work pays off
Sıkı çalışma karşılığını verir
borcu ödemek
bir borcun tamamını ödeyip bitirmek
I will pay off my loan
Kredimi ödeyip kapatacağım
işe yaramak
iyi bir sonuç veya avantaj getirmek
Hard work will pay off in the end
Çok çalışmak sonunda işe yarayacak
kalifiye
In scenegerekli beceriye veya bilgiye sahip
She is qualified for the job
İş için kalifiye
nitelikli
bir iş için gerekli beceri veya bilgiye sahip olma
She is highly qualified for this position
O bu pozisyon için oldukça nitelikli
yok etmek
In scenebir şeyi tamir edilemeyecek kadar ağır hasara uğratmak
The storm destroyed the village
Fırtına köyü yok etti
ezip geçmek
bir oyunda veya yarışmada birini çok kolay bir şekilde yenmek
We destroyed the other team in the game
Oyunda diğer takımı ezip geçtik
midilli
In sceneküçük bir at türü
The child rode a pony
Çocuk bir midilliye bindi
midilli
küçük bir at türü
I rode a pony at the farm
Çiftlikte bir midilliye bindim
midilli
küçük bir at türü
She rode a pony at the park
Parkta bir midilliye bindi
korkmuş
In scenekorkuya kapılmış
He was scared of the dark
Karanlıktan korkuyordu
korkmuş
korku hisseden
I am scared of spiders
Örümceklerden korkuyorum
korkmuş
korku veya endişe hissetme durumu
She is scared of dogs
O köpeklerden korkuyor
yarışma
In sceneinsanların kazanmaya çalıştığı bir etkinlik
She entered a photo contest
Bir fotoğraf yarışmasına katıldı
itiraz etmek
yasal bir ortamda bir şeye karşı çıkmak
He decided to contest the decision
Karara itiraz etmeye karar verdi