

Modern Family — Season 11 Episode 6
Words & meanings
589 words
CEFR level
yetişkin
In scenetamamen büyümüş kişi
He is an adult now
O artık bir yetişkin
yetişkin
tam olarak büyümüş kişi
He is an adult
O bir yetişkin
yetişkin
tam olarak büyümüş insan
She is an adult now
O artık bir yetişkin
incinmiş
In scenefiziksel veya duygusal acı hissetmek
He felt deeply hurt
Derinden incinmiş hissetti
incitmek
birine veya bir şeye fiziksel ya da duygusal zarar vermek
Don't hurt your brother
Kardeşini incitme
kırgın
üzgün veya alınmış hissetmek
She felt hurt by his words
Onun sözleri yüzünden kırgın hissetti
acıtmak
birine fiziksel acı vermek
Don't hurt your knee
Dizini acıtma
ilk
In scenebaşlangıçta olan
The initial reaction was surprise
İlk tepki şaşkınlıktı
baş harf
bir kişinin isimlerinin ilk harfleri
His initials are J.D.
Onun baş harfleri J.D.
baş harflerini atmak
bir belgenin üzerine isminin baş harflerini yazmak
Please initial the form here
Lütfen formu buraya baş harflerinizle imzalayın
temizlik
bir yeri düzenli hale getirme işlemi
The cleanup was fast
Temizlik hızlıydı
toplamak
bir yeri temiz ve düzenli hale getirmek
I need to clean up my desk
Masamı toplamam gerekiyor
temizlemek
bir yerdeki kirliliği veya dağınıklığı gidermek
Please clean up your room
Lütfen odanı temizle
temizlik
bir yeri temiz ve düzenli hale getirme eylemi
We started the clean up after the party
Partiden sonra temizliğe başladık
şık görünmek
temiz ve düzgün görünmek
He cleaned up well for the party
Parti için çok şık görünüyordu
izin vermek
In scenebirine bir şey yapması için müsaade etmek
Please let me go
Lütfen gitmeme izin ver
hadi
In scenebir öneride bulunmak için kullanılan ifade
Let us go home
Hadi eve gidelim
engel olmak
bir şeyin gerçekleşmesini durdurmak
He moved without let or hindrance
Hiçbir engel olmaksızın hareket etti
hayal kırıklığına uğratmak
birinin beklentilerini karşılayamamak
I do not want to let my family down
Ailemi hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum
dövüş
In sceneşiddetli bir karşı karşıya gelme durumu
The two boxers started to fight
İki boksör dövüşmeye başladı
tarz
bir şeyi yapma veya ifade etme biçimi
Her fight is very unique
Onun tarzı çok özgün
azim
güçlü ve kararlı olma niteliği
She showed great fight today
Bugün büyük bir azim gösterdi
kavga
insanlar arasındaki öfkeli tartışma
They had a big fight yesterday
Dün büyük bir kavga ettiler
kesinlikle
In scenehiçbir şüphe olmadan veya tamamen
I absolutely agree with you
Sana kesinlikle katılıyorum
çok
büyük bir miktar veya sayı
I have a lot of books
Çok kitabım var
biraz
In sceneküçük bir derecede
I am slightly tired
Biraz yorgunum
sağ bek
futbolda savunmanın sağındaki mevki
He plays as a right back
O sağ bek olarak oynuyor
geri dönmek
bir yere veya konuya tekrar gitmek
I will go right back to work
Hemen işe geri döneceğim
hemen
çok kısa bir süre içinde
I will be right back
Hemen geri geleceğim
tekrar çalışır durumda
bir kesintiden sonra yeniden faal hale gelmek
The system is right back
Sistem tekrar çalışır durumda
anlaşma
In scenekarşılıklı varılan uzlaşma veya teklif
We made a deal
Bir anlaşma yaptık
kart dağıtmak
bir oyunda kartları oyunculara paylaştırmak
It is your turn to deal
Kartları dağıtma sırası sende
başa çıkmak
bir sorunu çözmek için harekete geçmek
I can deal with this
Bununla başa çıkabilirim
mesele
çok önemli olan durum
It is a big deal
Bu büyük bir mesele
Katoliklik
In scenepapanın liderliğindeki Hristiyanlık mezhebi
He is studying the history of Catholicism
O Katoliklik tarihini inceliyor
narkotikçi
In sceneuyuşturucu suçlularını yakalayan polis memuru
The narc arrested the dealer
Narkotikçi satıcıyı tutukladı
muhbir
gizli yasa dışı faaliyetleri polise bildiren kişi
He is a narc
O bir muhbir
ispiyonlamak
birinin gizli işlerini polise veya yetkiliye haber vermek
He decided to narc on his friend
Arkadaşını ispiyonlamaya karar verdi
uygulama
In scenetelefon veya bilgisayarda kullanılan program
I downloaded a new app
Yeni bir uygulama indirdim
uygulama
telefon veya bilgisayarda kullanılan bir program
I downloaded a new app
Yeni bir uygulama indirdim
spor salonu
In scenefiziksel egzersiz yapmak için ekipmanların bulunduğu yer
I go to the gym every morning
Her sabah spor salonuna giderim
spor salonu
fiziksel egzersiz yapılan yer veya ders
I go to the gym every day
Her gün spor salonuna giderim
spor salonu
fiziksel egzersiz yapılan bina
I go to the gym every morning
Her sabah spor salonuna giderim
harika
In sceneçok iyi
You did a great job
Harika bir iş çıkardın
büyük
boyut veya derece olarak çok büyük
It was a great success
Büyük bir başarıydı
büyük
soy ağacında bir kuşak öncesi
He is my great-grandfather
O benim büyük büyükbabam
büyüleyici
In sceneçok ilginç veya çekici
This book is fascinating
Bu kitap büyüleyici
sevinç
In scenebüyük bir mutluluk duygusu
Her face was full of joy
Yüzü sevinç doluydu
tahmin etmek
In scenekesin bilgi olmadan bir fikir yürütmek
Can you guess my age?
Yaşımı tahmin edebilir misin?
tahmin etmek
emin olmadan bir şeyin doğru olduğunu söylemek
Can you guess the answer
Cevabı tahmin edebilir misin
sanmak
bir durum hakkında kesin kanıt olmadan fikir oluşturmak
I guess it will rain
Sanırım yağmur yağacak
tahmin
emin olmadan doğru olduğunu düşündüğünüz bir fikir
It was just a guess
Sadece bir tahmindi
alışık olmak
bir duruma alışmış veya rahat olmak
I am used to the cold weather
Soğuk havaya alışığım
yapardı
geçmişte düzenli olarak yapılan eylem
He used to swim every day
Her gün yüzerdi
eskiden yapardı
geçmişte düzenli olarak olup artık olmayan durum
I used to smoke
Eskiden sigara içerdim
askıya almak
In scenebir şeyi resmi olarak bir süreliğine durdurmak
The company decided to suspend the project
Şirket projeyi askıya almaya karar verdi
asmak
bir şeyi yukarıdan aşağıya sarkıtmak
They suspended the lamp from the ceiling
Lambayı tavandan aşağı sarkıttılar
iyi
In scenenazik veya dost canlısı
She is a nice person
O iyi bir insan
hoş
In scenekeyifli veya zevkli
We had a nice day
Hoş bir gün geçirdik
güzel
göze hitap eden
That is a nice dress
O güzel bir elbise
yer
In scenebelirli bir alan veya nokta
This is a nice spot for a picnic
Burası piknik için güzel bir yer
fark etmek
birini veya bir şeyi görmek veya fark etmek
I spotted him in the crowd
Onu kalabalığın içinde fark ettim
az miktar
bir şeyin az miktarı
I would like a spot of tea
Biraz çay alabilir miyim
zaaf
bir şeye duyulan özel sevgi
She has a soft spot for cats
Kedilere karşı bir zaafı var
ifade
In scenebelli bir anlamı ileten söz veya söz öbeği
This is a common expression
Bu yaygın bir ifadedir
yüz ifadesi
duyguları belli eden yüz görünümü
He had a sad expression
Üzgün bir yüz ifadesi vardı
aniden
In scenebeklenmedik bir şekilde
Suddenly, it started to rain
Aniden yağmur yağmaya başladı
aniden
beklenmedik bir anda gerçekleşen
The rain started suddenly
Yağmur aniden başladı
hesap
In sceneödenmesi gereken miktarı gösteren belge
Can I have the check please
Hesabı alabilir miyim lütfen
teslim etmek
bir şeyi geçici olarak emanete bırakmak
You can check your bags here
Çantalarınızı buraya teslim edebilirsiniz
kontrol etmek
bir şeyin doğru olup olmadığını incelemek
Please check your answers
Lütfen cevaplarınızı kontrol edin
kareli
kumaş üzerindeki küçük kareli desen
He wore a check shirt
Kareli bir gömlek giydi
oynamak
In sceneeğlenmek için bir şeyler yapmak
The children play in the garden
Çocuklar bahçede oynuyor
rol yapmak
bir filmde veya oyunda rol üstlenmek
He plays a doctor in the movie
Filmde bir doktoru canlandırıyor
çalmak
bir cihazdan veya enstrümandan müzik sesi çıkarmak
Can you play a song
Bir şarkı çalabilir misin
oynamak
bir durumu belirli bir şekilde yönetmek
You should play it safe
Garanti oynamalısın
gece vakti
In scenedışarının karanlık olduğu zaman
I love the quiet of nighttime
Gece vaktinin sessizliğini seviyorum
aman
In scenebıkkınlık veya yalvarma durumunda kullanılır
Oh, please stop it
Ah, lütfen dur artık
memnun etmek
birini mutlu etmek
I want to please my parents
Ailemi memnun etmek istiyorum
anlaşıldı
telsiz mesajını almak ve kavramak
Please the transmission
İletiyi anladım
çözmek
In scenebir çözüm bulmak
They settled the argument
Tartışmayı çözdüler
durulmak
sakinleşmek ve berraklaşmak
The dust began to settle
Toz çökmeye başladı
yerleşmek
yeni bir yerde yaşamaya başlamak
They decided to settle in London
Londra'ya yerleşmeye karar verdiler
yetinmek
beklediğinden daha kötü bir şeyi kabullenmek
He had to settle for a cheaper car
Daha ucuz bir araba ile yetinmek zorunda kaldı
aldı
In scenebir şeyi edinmek veya almak
She got a letter
Bir mektup aldı
vardı
bir yere ulaşmak
I got home late
Eve geç vardım
rahatsız etti
birini rahatsız etmek
The noise got to me
Gürültü beni rahatsız etti
karar
In scenebir yargıç veya yetkili makam tarafından verilen resmi karar
The judge's ruling was fair
Yargıcın kararı adildi
yöneten
bir ülke veya bölge üzerinde resmi yetkiye sahip olan
The ruling party won the election
Yöneten parti seçimi kazandı
aptal
In scenesağduyudan yoksun kişi
Don't be such a fool
Bu kadar aptal olma
budala
doğru karar verme yeteneği olmayan kişi
He is a complete fool
O tam bir budala
kandırmak
birini aldatmak
You can't fool me
Beni kandıramazsın
kandırmak
birini aldatmak
Don't try to fool me
Beni kandırmaya çalışma
aktarmak
In scenebir şeyi bir yerden başka bir yere taşımak
I need to transfer the files to my laptop
Dosyaları dizüstü bilgisayarıma aktarmam gerekiyor
aktarma bileti
otobüs değiştirmenize izin veren belge
I used my transfer to change buses
Otobüs değiştirmek için aktarma biletimi kullandım
telefonda
telefonla konuşuyor olmak
He is on the phone
O telefonda
telefonda
telefon aracılığıyla görüşen
She is on the phone right now
O şu anda telefonda
telefonda
telefon aracılığıyla konuşuyor olmak
He is on the phone right now
O şu an telefonda
açıkça
In sceneherkesin görebileceği şekilde gizlemeden
They talked openly about the problem
Sorun hakkında açıkça konuştular
açık
In scenekapalı veya engellenmiş olmayan
The window is open
Pencere açık
açık fikirli
In sceneyeni bir şeyi değerlendirmeye hazır
I am open to suggestions
Önerilere açığım
açık
kapalı olmayan
The store is open now
Mağaza şimdi açık
açmak
kapalı veya engelli olan bir şeyi erişilebilir hale getirmek
Please open the door
Lütfen kapıyı aç
denemek
In scenebir şeyi yapmak için çaba sarf etmek
I will try to run
Koşmayı deneyeceğim
denemek
bir şeyin işe yarayıp yaramadığını kontrol etmek
Try this cake
Bu keki dene
yargılamak
bir davayı mahkemede incelemek
The court will try him
Mahkeme onu yargılayacak
sabah
In scenegünün güneş doğuşundan öğlene kadar olan kısmı
I wake up early in the morning
Sabahları erken uyanırım
günaydın
iyi sabahlar anlamında kullanılan kısa selamlama
Morning, how are you?
Günaydın, nasılsın?
sabah
günün erken saatleri
I drink coffee in the morning
Sabahları kahve içerim
yaşlı
In sceneuzun süre yaşamış olan
The old man sits on the bench
Yaşlı adam bankta oturuyor
güneşlenme odası
In scenegüneş ışığından yararlanmak için yapılmış camlı oda
They sat in the solarium to enjoy the afternoon sun
Öğleden sonra güneşinin tadını çıkarmak için güneşlenme odasında oturdular
anket yapmak
In sceneinsanların fikirlerini öğrenmek için onlara sorular sormak
The company decided to poll its employees
Şirket çalışanlarına anket yapmaya karar verdi
oy verme yeri
insanların seçimlerde oy kullanmaya gittiği yer
She went to the poll to cast her vote
Oyunu kullanmak için oy verme yerine gitti
yanlışlıkla
In sceneistemeden veya hata sonucu
I accidentally deleted the file
Dosyayı yanlışlıkla sildim
söz
In scenebir şeyi kesinlikle yapacağınızı bildiren ifade
I will keep my promise
Sözümü tutacağım
gelecek vaadi
kişinin gelecekte başarılı olacağına dair işaret
The young athlete shows great promise
Genç sporcu büyük gelecek vaadi gösteriyor
salıverme
tutulan birini veya bir şeyi serbest bırakma
He gave his promise to let them go
Onları serbest bırakmaya söz verdi
beklemek
In scenebir şeyin olacağını düşünmek
I expect a call today
Bugün bir telefon bekliyorum
hamile
bir bebeğe gebe olmak
She is expecting a baby
Bebek bekliyor
beklenmek
bir eylemi yapması istenmek
You are expected to come
Gelmeniz bekleniyor
ummak
bir şeyin olacağını düşünmek
I expect a reply soon
Yakında bir cevap umuyorum
etkilemek
In scenebirinin hayranlığını veya saygısını kazanmak
He tried to impress his boss
Patronunu etkilemeye çalıştı
etkilemek
birinde hayranlık veya saygı uyandırmak
He wanted to impress his boss
Patronunu etkilemek istedi
iz bırakmak
birinin duygu veya düşünceleri üzerinde güçlü bir etki yaratmak
Her kindness impressed me
Kibarlığı bende iz bıraktı
etki etmek
güçlü bir his uyandırmak
The music impressed the crowd
Müzik kalabalığı etkiledi
kaba saba kimse
In scenekaba, gürültücü veya aptal kişi
He is such a yahoo
O tam bir kaba saba kimse
budala
kaba veya aptal kişi
He acted like a complete yahoo
Tam bir budala gibi davrandı
şapşal
kaba veya şapşal biri
Don't be such a yahoo
Öyle şapşal olma
görgüsüz
gürültücü ve kaba kimse
That man is a loud yahoo
O adam gürültücü bir görgüsüz
mutlu bir şekilde
In scenemutlu veya neşeli bir şekilde
She smiled happily
Mutlu bir şekilde gülümsedi
maskot
In scenebir grubu temsil eden kişi veya nesne
The team has a tiger as their mascot
Takımın maskotu bir kaplandır
maskot
In scenebir grubu veya etkinliği temsil eden kişi veya hayvan
The team has a funny mascot
Takımın komik bir maskotu var
yalnız kalma zamanı
başkaları olmadan geçirilen zaman
I need some alone time to relax
Rahatlamak için biraz yalnız kalma zamanına ihtiyacım var
vurucu
In scenebeyzbolda topa vuran kişi
The batter hit the ball
Vurucu topa vurdu
hamur
un, yumurta ve sütün sıvı karışımı
Mix the batter until it is smooth
Hamuru pürüzsüz olana kadar karıştırın
hırpalamak
bir şeye defalarca ve sert bir şekilde vurmak
The storm battered the house
Fırtına evi hırpaladı
asılı durmak
In scenebir şeyin yukarıdan bir yere tutturulmuş olması
The painting hangs on the wall
Tablo duvarda asılı duruyor
asmak
birini iple idam etmek
They decided to hang the criminal
Suçluyu asmaya karar verdiler
takılmak
birileriyle boş vakit geçirmek
I like to hang with my friends
Arkadaşlarımla takılmayı seviyorum
uyumlu
In scenebir şeyle birlikte var olabilen veya iyi çalışabilen
This software is compatible with Windows
Bu yazılım Windows ile uyumludur
denemek
bir şeyi yapmak için çaba sarf etmek
If you want the job, go for it
Eğer işi istiyorsan, dene
popo
In scenevücudun üzerine oturulan arka kısmı
He fell on his behind
Poposunun üzerine düştü
arkasında
bir şeyin arka kısmında
The cat is behind the sofa
Kedi kanepenin arkasında
gerisinde
zaman olarak daha sonra
He is behind schedule
Programın gerisinde kaldı
arkasında
birini desteklemek
We are behind you
Senin arkandayız
yansıtmak
In scenebir görüntüyü bir yüzeye aktarmak
He projected the image on the wall
Görüntüyü duvara yansıttı
proje
belirli bir hedefi olan planlı çalışma
I have a school project
Bir okul projem var
yansıtmak
kendi duygularını başkalarında varmış gibi düşünmek
He tends to project his anger onto others
O öfkesini başkalarına yansıtma eğilimindedir
öngörmek
gelecekte ne olacağını tahmin etmek
They project a rise in sales next year
Gelecek yıl satışlarda artış öngörüyorlar
müsait
In scenekullanılabilir veya elde edilebilir olan
Is this seat available?
Bu koltuk müsait mi?
mevcut
kullanıma hazır veya erişilebilir olan
The report is available now.
Rapor şu an mevcut.
macera
In scenealışılmadık ve heyecan verici bir deneyim veya etkinlik
We had a great adventure in the mountains
Dağlarda harika bir macera yaşadık
başka
In scenebelirtilenlerin dışında veya ek olarak
Who else is coming?
Başka kim geliyor?
başka
In scenefarklı bir kişi veya şey
I want to go somewhere else
Başka bir yere gitmek istiyorum
başka türlü
farklı bir biçimde
How else can I do this
Bunu başka türlü nasıl yapabilirim
üç kez kontrol etmek
bir şeyi üç defa incelemek
I triple check the door before I leave
Evden çıkmadan önce kapıyı üç kez kontrol ederim
iyice kontrol etmek
bir şeyi çok dikkatli bir şekilde incelemek
You should triple check the data for errors
Verileri hatalara karşı iyice kontrol etmelisin
üç kez kontrol etmek
bir şeyden tamamen emin olmak için üç defa gözden geçirmek
I triple checked the address before sending the letter
Mektubu göndermeden önce adresi üç kez kontrol ettim
ağaç
In scenegövdesi ve dalları olan uzun bir bitki
The tree is tall
Ağaç uzun
ağaç
gövdesi odunsu ve çok yıllık olan büyük bitki
There is a tall tree in the garden
Bahçede uzun bir ağaç var
inanmak
bir şeyin var olduğuna veya doğru olduğuna inanmak
I believe in magic
Sihre inanıyorum
güvenmek
birinin yeteneğine veya başarısına inanmak
I believe in you
Sana inanıyorum
değil mi
In scenekarşıdakinin katılıp katılmadığını sormak için kullanılır
It's hot, huh?
Hava sıcak, değil mi?
ha
In scenekafa karışıklığını veya tekrar isteğini belirtir
Huh? Who is that?
Ha? O kim?
dağ
In sceneyer kabuğundaki büyük doğal yükselti
I climbed a high mountain
Yüksek bir dağa tırmandım
yığın
bir şeyden oluşan çok büyük miktar
There is a mountain of laundry
Bir yığın çamaşır var
civarında
In scenebir şeye yakın bir alanda
Is there a bank around here
Buralarda bir banka var mı
yaklaşık
yaklaşık bir miktarı belirtmek için kullanılır
I will arrive around 5 PM
Saat 5 civarında geleceğim
etrafında
bir şeyin her yanını çevreleyen
We sat around the table
Masanın etrafında oturduk
tersine
bir şeyi başka bir yöne çevirmek
Please turn around
Lütfen arkana dön
iyy
In sceneiğrenme ifadesi
Euch this milk is sour
İyy bu süt ekşimiş
duman dedektörü
yangın uyarısı vermek için dumanı tespit eden cihaz
The smoke detector sounded an alarm
Duman dedektörü alarm verdi
kovmak
birini bir gruptan veya yerden zorla çıkarmak
They kicked him off the team
Onu takımdan kovdular
başlatmak
bir şeye başlamak
Let's kick off the meeting
Hadi toplantıyı başlatalım
hmm
In scenedüşünürken veya tereddüt ederken çıkarılan ses
Hmm, let me think
Hmm, bir düşüneyim
bir araya toplanmak
bir grup halinde birbirine yakın şekilde toplanmak
The team huddled up before the game
Takım maçtan önce bir araya toplandı
kodlamak
In sceneveriyi yetkisiz kişilerin anlayamayacağı şekilde karıştırmak
The software encrypts every message
Yazılım her mesajı kodlar
şifrelemek
veriyi sadece belirli kişilerin okuyabileceği şekilde dönüştürmek
You should encrypt all confidential files
Tüm gizli dosyaları şifrelemelisiniz
dönüştürmek
In scenebir şeyi başka bir şeye dönüştürmek
She turned the room into a gym
Odayı bir spor salonuna dönüştürdü
sıra
In scenebaşkalarından sonra bir şeyi yapabileceğiniz zaman
It is your turn now
Şimdi senin sıran
vermek
bir şeyi başkasına uzatmak
Please turn the book to him
Lütfen kitabı ona ver
çevirmek
bir cihazı çalıştırmak için düğmeyi hareket ettirmek
Turn the knob to start the machine
Makineyi çalıştırmak için düğmeyi çevir
tıbbi
In scenehastalık veya yaralanmanın tedavisi ile ilgili olan
She needs medical help
Tıbbi yardıma ihtiyacı var
pankek
In scenehamurdan yapılan yassı ve yuvarlak kek
I love eating pancakes
Pankek yemeyi çok severim
hissetmek
In scenefiziksel veya duygusal bir duyuya sahip olmak
I feel very tired
Çok yorgun hissediyorum
düşünmek
bir şeyin olduğuna dair inanca sahip olmak
I feel that you are right
Haklı olduğunu düşünüyorum
dokunmak
bir şeyi elle incelemek
Feel the fabric of this shirt
Bu gömleğin kumaşına dokun
bükmek
In scenebir şeyi bükerek şeklini değiştirmek
He tried to bend the metal bar
Metal çubuğu bükmeye çalıştı
dert yanmak
birine uzun süre boyunca sorunlarını anlatmak
He started to bend my ear about his problems
Sorunları hakkında bana dert yanmaya başladı
kural
kural veya yasa
This is a strict bend
Bu katı bir kuraldır
bükme
özel bir güç veya yetenek
He used his fire bend
Ateş bükme yeteneğini kullandı
kapitalist
In sceneözel işletme sahipliğini destekleyen kişi
He is a capitalist
O bir kapitalisttir
koşmak
In sceneyürümekten daha hızlı hareket etmek
I run every morning
Her sabah koşarım
yönetmek
In scenebir işin veya kurumun başında olmak
She runs a small business
Küçük bir işletme yönetiyor
sürmek
bir şeyin belirli bir süre devam etmesi
The play runs for two hours
Oyun iki saat sürüyor
ders
In scenebir grup öğrenci için düzenlenen bir dizi ders veya toplantı
I have an English class today
Bugün İngilizce dersim var
asalet
şık ve zarif bir nitelik
She has a lot of class
O çok asildir
sınıf
birlikte eğitim gören öğrenci grubu
My class is very friendly
Sınıfım çok cana yakın
şıklaştırmak
bir şeyi daha iyi veya zarif bir hale getirmek
We need to class up this living room
Bu oturma odasını şıklaştırmamız gerekiyor
emek vermek
bir şeye zaman veya enerji harcamak
She invests in her skills
Becerilerine emek veriyor
yatırım yapmak
kâr elde etmek için para harcamak
He invests in a new business
Yeni bir işe yatırım yapıyor